Pazar, Aralık 06, 2015

'' Ben düşündüğünüz adam değilim.''

Başlıktaki cümleyi bambaşka bir adam sarf etseydi ve bu adam, rol modellerinizden biri olsaydı eminim Instagram albümlerinizin baş köşesine, gerek el yazısıyla, gerek satırlarıyla yerleşir ve tahtı bırakmazdı. Evet, bunu ben söyledim. Beni okuduğunu ve benimle aynı olduğunu söyleyen, ardından da umarsızca "Sevgilim var, birlikte yaramazlık yapabilir miyiz?" sorusunu soran bir kadına.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; kendimi bu satırlarda yanlış anlattığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."

Cumartesi, Eylül 19, 2015

Kaybedenler değil, inananlar kulübü

Beklentiler, genellikle büyük hayal kırıklığı yaratır. Adam bunun bilincindeydi ama bilinçli olmak onu uygulamak anlamına gelmez. Adam, her zaman olmayacak durumlara, olmayacak insanlara çok fazla beklenti duymuştu. Büyük hayal kırıklığı yaşamıştı her seferinde. İntihar etmekte bunun gibi bir şeydi. Her şeyin son bulacağını bile bile canına kıymaktı. Kalbi, sokak hayvanları kadar korkaktı. Aynı onların insanlardan gördüğü eziyeti, duygusal olarak yaşamıştı. Sürekli acı çekmişti. Hiçbir zaman şanslı olmamıştı. Hiçbir zaman olaylar ve insanlar istediği gibi olmamıştı. Gözleri güzel değildi, onun gözlerinin içi yaşanmış her pisliğin aynada yansıması gibiydi. İçtiği biranın tadı yoktu. Zevk için değil, alteregosunu ortaya çıkarmak için içiyordu. Köpek gibi sarhoş olup, olmak istediği biri gibi davranıyordu. İçkinin avantajı şuydu. Yaptıklarını hatırlamıyordu. Bu yüzden hiçbir zaman pişman olmuyordu.


İlk paragrafta anlattığım insanın, bu yaşadıklarını öğrenince size iyi bir insan gibi gözüktü. Eğer öyle düşünmediyseniz,  haklısınız. Bir insanın acı çekmesi onu iyi bir insan yapmaz. Ama insanoğlu öyle bir varlık ki acıma duygusu ile yaklaştığı her canlıya iyiymiş gibi davranıyor. Ben de o aldananlardanım. Onun ağzından duyduğum her hikaye beni daha çok kandırdı. Onu iyi hissettirmek için kendimi mutsuz ettim. Onun acı çekmemesi için etrafımdaki gerçek iyilere acı çektirdim. Bu yazı kaybedenler için değil, inananlar için yazıldı. Kaybeden olmak kötü değildir.  Kazanmayı öğrenmek için önce kaybetmek gerekir. Gerçek zorluk, inanan olmaktır. İnancın zedelenmesi geri dönüşü olmayan bir şeydir. Kaybeden çoğu insan bir noktadan sonra kazanan olabilir. Ancak inancın zedelenmesi bir noktadan eskisi gibi olmaz. İnananlar kulübüne hoşgeldiniz.

Cumartesi, Eylül 12, 2015

Öldükten Sonra

Görünmeyen hoparlörlerden anons duyuldu. Ne yapacağını bilmeyen yüzlerce kişi yönlendirmeler için kulaklarını dört açıp dinlemeye başladı.

“Öte dünyaya hoş geldiniz. Günah - sevap ölçümleri için lütfen bankodan numaranızı alınız. Son günlerde yaşadığımız yoğunluk nedeniyle işlemleriniz biraz zaman alabilir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.”

Bekleyen herkes toza bulanmıştı. Bazıları mezarlarından kalkıp gelmiş, bazıları başlarına yıkılan beton duvarların altından çıkamamıştı. Asker üniformalı olanlar da vardı, don gömlek kalanlar da. Yetişkinler, çocuklar, bembeyaz yüzlüler, daha esmer tenliler... Herkes burada sırasını bekliyordu.

Esmerlerden biri yanındakini dürttü, etrafı izleyen üniformalı bir genci gösterdi.

“Hatırladın mı?”

“Hatırlamam mı?”

“Duracan mı burada böyle?”

“Ne diyem ki gidip? Özür mü dileyem? Helallik mi isteyem? Çok geç artık, yaşarken düşünecektik.”

“Söylemek istediğin çok şey var, bilirim. Git de konuş.”

Esmer adam tedirgin. Kalktı. İki adım attı. Durdu. Arkasına baktı. İki adım daha. Ayakları zorlanıyor. İçinde bir acı. İlerlemesini engelleyen hangisi bilmiyor. Kalbindeki ağırlık mı? Aklındaki haklılık mı? Zorlanarak birkaç adım daha. Son birkaç adım. Oturdu üniformalı adamın yanına.

“Hatırladın mı beni?”

“Hatırlamaz mıyım?”

“Ben sana bir şey demeye geldim ama... Çok geç artık. Keşke ölmeyeydin desem... Keşke beni de öldürmeyeydin desem...”

“Olan oldu artık. Ancak ölünce anlaşılıyor demek.”

“Anladın mı peki? Daha küçükken bana neler anlattıklarını bildin mi? Babamın köy meydanında soyulup dövüldüğünü bildin mi? Dayımın Kürtçe şarkı söylediği için dayak yediğini, akrabalarımın köyünün yakılıp yıkıldığını, ablamı Nevruz’da yakalayıp ırzına geçtiklerini bildin mi? Bana neler neler anlattıklarını, daha küçükken ellerime taş tutuşturduklarını anladın mı? Benim o taşları nasıl bir nefretle attığımı, şimdi senden ne kadar utandığımı anladın mı?”

“Buraya gelince anladım. Peki sen benim o kurşunu neden sıktığımı anladın mı? Daha çocukken elime oyuncak tüfek verildiğini, Türk olmaktan gurur duymam gerektiğinin her sabah tekrarlatıldığını biliyor musun? ‘Bizim toprağımızda’ yaşadıkları halde Türk olmadıklarını söyleyenleri düşman bildik biz hep, anlıyor musun? Teyzemi çantasını çalmak için yaralayan adam Diyarbakır’dan göçmüştü. Öğretmen arkadaşımı dağa kaldırdı sizinkiler, kız bir daha kendine gelemedi. Kokundan bile nefret ettirildim, ülkenin bölünmesinden de geri kalmasından da sizi sorumlu bildim, anlıyor musun? Başka yere bakacak olsam, yine şehit haberleri geldi önüme. Ben kana susamış gibi adam öldürmek ister miydim sanıyorsun?”

Konuştular. Biri aşiretten bahsetti, biri medyadan. Biri “o silahı hiç almayaydık elimize” dedi, biri “birbirimize kırdırdılar bizi”. Anlattılar dertlerini, umutlarını, geride bıraktıkları hayallerini. Ama hiç özür dilemediler birbirlerinden. Öyle büyümüştü onlar. Öğrendikleri olmuşlardı. Seçim yapamamışlardı. Ancak öldükten sonra anlamış ama çok geç kalmışlardı.

Konuştukça ağırlıkları kalktı üstlerinden. Lekeli ruhları temizlendi. Bir de baktılar ki, ikisi de amına koduumun piçi falan değilmiş, düpedüz insanlarmış sadece. Ödeşmeleri değil, anlamaları gerekiyormuş. Yaşadıkları zaman bir tek “ben adam öldürmem” diyebilmeleri gerekiyormuş. Ama bunların hepsi geçmişte kalmış.

Muhabbet uzadıkça uzadı. Ruhlar konuştukça hafifledi. Kimlikler uçup gitti. Bir süre sonra kendileri de ne Türk, ne Kürt, ne asker, ne terörist, ne kadın, ne erkek, ne güçlü, ne suçlu, ne iyi, ne kötü olarak, şeffaf ve huzurlu, ortadan kayboldular. Zamanında sahip olmaya çalıştıkları, ancak sadece kiracısı olabildikleri toprak ise aşağıda bir yerlerde sallanmaya devam ediyordu.


Salı, Ağustos 18, 2015

Varoluş acısını dindirmenin yolu

Tüm mal varlığını alıp, kendini doğaya adamak. Adeta bir tarzan gibi yaşamak.
Bizden önceki tüm nesiller savaşlar verdi, sakat kaldılar. Yokluk çektiler, açlıktan hastalıktan öldüler. Dünya düzeni kapitalistleşince artık savaşacak sınır ve bayraklar kalmadı, herkesin savaşı bireysel zenginlik hırsı ve tüketim. Bu da bizi en tehlikeli savaşın içine attı. İnsanın kendine verdiği savaş.

Doğanın bir parçası olduğumuzu kabullenmeyip asfalt ve betondan şehirler yarattık. Parçamız olan yeşili şehir süslemesine çevirdik. Bu yüzden kendi kafeslerini üreten hayvanlarız ve bu kafes yıkılmadan özgür ve tamamlanmış hissetmek zor. Kendi ellerimizle ürettiğimiz yok edici bir robotun, milyarlarca parçasından biriyiz, işlevselliğimiz sürene kadar kullanıyoruz ve tamirci ölüm arızalı parçaları değiştiriyor.

Her şeyi yıkmamız lazım ve insan olmanın değerini görmemiz lazım. Öfke ve kimle birbirini katleden canlılarız, hangimiz kızdığımızda elimizdeki parayı, evimizi yada arabamızı yakıyoruz. Kızdığımızda başkasına zarar veriyoruz demek ki insan bilinci egolarının kuklası. Ben merkezli olmaktan kaçıp doğa ananın kollarında anadan üryan sevişmek lazım.

Salı, Temmuz 14, 2015

Depozitolu şişelerin iadesi ile alınan bir bira...

Adam akıllı ilk biramı on bir yaşındayken, ilkokuldan iki arkadaşımla oturduğumuz apartmanın tavan arasında içmiştim. Efes 33 cl kutu. Hatta arkadaşlarımdan biri, diğer arkadaşımın birasına işemişti korkudan da tüm keyfimiz kaçmıştı. Aptal herif...
Sanırım özellikle Tuborg içtiğim tek bir yaz oldu. Yaş on dört; aklımız fikrimiz bici bicide, kokoreçte, birada ki farkındayız; kızlar konusunda bize ekmek çıkmayacak. Yarım litrelik Tuborg şişelerinin yanında Amigo soslu fıstık verilirdi. Sırf cipse ya da fıstığa ayrıca para vermemek için Tuborg'a sarmışlığımız da olmuştu işte o yaz.
Ancak dedim ya, o yaz dışında asla Tuborg benim biram olmadı. Kamyoncu(tombul şişe), premium şişe, Extra(hala kırmızı Tuborg'a tercih ederim), kutu... Benim biram hep Efes oldu. Küçükken bunun sebepleri arasında muhtemelen Efes Pilsen basketbol takımına sempati duyan bir Galatasaraylı olmam da yatardı ancak Tuborg'un da basketbol takımı vardı ve Asım Pars dışında Türk basketboluna hiç bir şey katmamıştı. Hoş, Asım Pars da pasör uzun olmasının yanında bir steps kralıydı...
Gel zaman git zaman, biram sabit kaldı benim. Arkadaşlarım büyüdükçe, Heineken'leri, Carlsberg'leri, Beck's'leri tercih etseler de, ben birama sadık kaldım ılıklar Miller, Mariachi'ye tanıştıkları anda aşık olan; hayatında ilk kez hayat kadınına giden bakir erkekler gibi davransalar da...
Ani bir atak geldi işte Tuborg'dan iki sene önce. Tuborg Gold; şekilli, açma halkalı şişesiyle parlıyordu. Bir aparküt daha; Efes Pilsen yerlerdeydi. Efes'in içinde glikoz şurubu vardı, Efes "IIIIY" idi. Efes lanet olasıca bir biraydı. Efes içen ezikti, Efes içen şöyleydi, Efes içen böyleydi... Tekel Birası'nın yerine çıkarılan Bomonti bile Efes'i kurtarmaya yetmeyecekti; Behzat Ç. birası şeklinde geçse de...
Ben hala yılmadım, hala Efes dışında içtiğim biralar; benim damak tadım için sudan ibaret; boş beleş biralardır. Arkadaşlarımı yargılamayı da sevmem fakat iki sene önce Efes'in tombul şişesini profil fotoğrafı yapan sapların şimdi öve öve bitiremediği Tuborg Gold'a tapınması ayrıca sinirimi bozuyor.
Hepsi, ama hepsi karaciğeri bitiriyor; merak etmeyin. Lakin, Tuborg Gold yerine cafcaflı reklamlı, janjanlı şişeli bir atak yapsa Marmara Gold; onun da peşinden saatlerce koşacaksınız işte, bilmiyor muyuz?
Konuya dönelim. Evet, 3 numara buydu. Yani içmekten en çok keyif aldığım üç numaralı içki de buydu. Glikoz şurubu katkılı Efes Pilsen. Şu saatten sonra da değişeceğimi veya "tercihlerimin" değişeceğini sanmadığım için bu dizi böyle başlıyor.
Siz Tuborg Gold biralarınızdan vazgeçmeyin iki üç sene daha; ta ki yeni bir marka bünyenizi ele geçirip Tuborg'la ilgili bir gerçek daha ortaya çıkarana kadar; lakin biz böyle iyiyiz. Anladınız mı? 

Cumartesi, Nisan 18, 2015

İkimizden Biri

İkimizden biri ölmek zorundaydı. Ya o ya da ben.  O yüzden elimdeki altıpatları şakağıma dayadım. Gözlerimi sıkı sıkı kapadım. Ölümün, hayatımdan daha kötü olamayacağını düşünerek kendimi rahatlattım ve tetiği çektim.

Sonra gözlerimi açtım ve silahı karşımda oturan Tuncer'e verdim. Tuncer, benim en yakın arkadaşımdı. Dostum, kan kardeşimdi. Ölmekten korkuyordu. Zavallı.

Bir kız iki dostun arasını nasıl açar derler. Bir kız için kan kardeşler nasıl düşman olur derler. Olay bir kızın iki erkeği birbirine düşürmesi değildir. Asıl olay, birlikte gülüp eğlendiğin dostun, stres anında nasıl davrandığıdır. Çünkü kaç senelik dostun olursa olsun, gerçek dostluk stres anında belli olur. Gerçek hayatta en sık yaşanan stres, çekici bir kadındır. İkimizde aynı kadına aşıkken öğrendim Tuncer'in nasıl bir dost olduğunu. Küçükken köyde düştüğümüz kuyudan, ben kurtarmıştım onu. Hem de kendi hayatımı tehlikeye atarak. Şimdi ise birbirimizin gebermesi için dua ediyorduk. Altıpatları Tuncer'in suratına doğrulttuğumda, Tuncer'in suratını görmeliydiniz. Hayır, yapma diyerek köpek gibi yalvarmaya başladı. Eliyle, yüzünü kurşundan koruyabileceğini sanıyordu. Ölmeden önce, yeterince eğlenmiştim. Yüzümü tekrar Tuncer'e çevirerek, sadece gülümsedim. Tetiği çektim, tetiği çektikten sonra Tuncer'in zamanla değişen yüz ifadesini görecektiniz. Artık 3'te 1 ihtimal ölecekti. Stresli bir iş, değil mi? Zaten yeterince mutsuz bir insandım ben. Sokaklarda sahipsiz köpekler gibi gezer, el ele tutuşan, öpüşen sevgililerin mekanlarında dolaşırdım. Ne istedi ki benden o gün yanıma gelerek? Niye tanıştık ki bu kızla? Vallaha ben bir şey yapmadım. O geldi, tanıştı benimle. Sanki biri onu programlamış da üstüme salmış gibi. Ona karşı koymama imkan yoktu. Yalnızdım kaç senedir, saptım yani. Sap olmanın en kötü yanı ne biliyor musun? Hayır, hiçbiri değil. Sap olmanın en kötü yanı, hiç kimsenin seni sevmemesidir. Hiç kimse seni sevmiyor lan. Ne kadar kötü bir şey bu biliyor musun? Direkt, dünyayı yok etmek istiyordum. Bütün sevgilileri öldürmek...

Doğal olarak Tuncer'le de tanıştırdım onu. Üçümüz takıldık bir süre. Kız, ikimizle de arkadaştı. Ama ben farkında olmadan bok gibi aşık olmuştum. Anlaşılan Tuncer'de hoşlanmış olacaktı ki, bir süre sonra garip davranmaya başladı. Mesela ikide bir,  izin verir misin? Özel bir şey konuşacağız, deyip beni uzaklaştırıyordu. Sonraları iyice soyutlamaya kalktı beni. Sanki onlar ikisi takılıyormuş da beni yanlarında gezdiriyorlarmış gibi. Peki, kız ne yapardı? Doğrusunu istersen o ikimize de eşit davranırdı. Acaba hangi düşünceyle yapar bunu kızlar? İkisine de eşit davranayım, ayıp olmasın diye mi yoksa ikisine de kuyruk sallayayım, kaçınılmaz olarak birbirlerine girsinler, ben de eğleneyim diye mi? Hayır, adını söylemeyeceğim.

Sonra bir gün kızın Tuncer'in evine gittiğini öğrendim. Bardağı taşıran damla o oldu. Saatler sonra kızın dışarı çıkarken beni görmesine şahit olacaktın. Onu kenara itip, içeri daldım. Tuncer'in noluyor demesine fırsat bırakmadan, silahı yüzüne doğrulttum. Arkamdan beni durdurmaya gelen kızı, yatak odasına attım. Birazdan ikimizden biri ölecek ve katil sensin, dedim ve üzerine kapıyı kilitledim.
Bir elimle silahı Tuncer'e doğrulturken, diğer elimde cebimden altıpatları çıkardım. Pislik yapmaya kalkarsa öteki silahla suratını dağıtacaktım. Demek beni satacak kadar istiyorsun kızı, dedim.  Peki o zaman, önce çevir, sonra sık, sonra bana ver, tabii eğer erkeksen. Tuncer, önce sen, tabii eğer erkeksen, dedi.
Ölmekten çok korkuyordum nedense. Ona kazık attığının farkına varmış mıydı acaba?
Sen kazandın, al kızı senin olsun, hayrını gör. Bir daha karşına çıkarsam, en adi şerefsizim, dedi.
Olay o değildi, dedim. 20 yıllık arkadaşlığımızı, bir karı için satmış olman, işte olay buydu.
Ya 3'te 1 ihtimal ölürsün ya da kesin ölürsün, sen seç, dedim. En sonunda, avazı çıktığı kadar bağırarak tetiği çekti. Sana bir şey söylemeyi unuttum, dedim. Bu iddiaya girerek seni kazıkladım. Aslında oyunun başında ben kazanmıştım. Neden mi? Çünkü senin kaybedecek bir sevgilin, işin, evin, araban hatta sağlığın var. Bense, cehenneme bilet almışım, otobüsün gelmesini bekliyorum. Senden ayrılmak zor olacak, dedim.  En azından, kendimi öldürmeyeceğim. Ya sen kendini öldüreceksin ya da beni öldüreceksin, dedi. Ona bakarak şöyle dedim: İçine mermi koyduğumu nerden biliyorsun ya da silahın gerçek olduğunu? Çok ilginç bir duyguydu. Bir anda kafamda bir sıcaklık, sonra kafamın içinin boşaldığını hissettim. Acımadı fazla. Silahın sesi bile doğru düzgün duyamadım. Yanarak ölen insanlar ne hissediyordur acaba? Acaba hangi noktaya kadar acı çekiyorlardır? Veya suda boğularak ölen, tamam adam havasızlıktan kıvranıyor ama acaba hangi noktada canı çıkıyordur? Ben o konuda şanslıydım. Çok fazla bir şey hissetmedim. Neyse abi, senin nasıl oldu ya?

- Ne sen sor, ne ben söyleyeyim.

Cuma, Mart 20, 2015

İçinde alkol ve seks bulunan bir hikaye

-Nereye?
-Taksim, meydana götür beni.
-Derhal...
Beş dakikalık yolculuk... Sanki taksici, sizin özel şoförünüzmüş de camları filmli özel aracınızın arka koltuğunda gibi, bir taksinin ön koltuğundayken kendinizi özel hissetmek... Belki de insanlar bu yüzden taksi kullanıyordu. Yoksa günahın yedi tepesi, mavi gözlü fakat kirletilmiş, namusu bozulmuş güzel kız İstanbul’da tramvay, metro gibi çok çeşitli ulaşım aracı mevcuttu. Ancak çoğu büyük şehir insanı beş dakikalık özgüveni için taksiyi tercih ediyordu. 
İnsan doyum ve egodan oluşan bir hayvandır... Etrafındakilerin kendisini üstün düşünebilmesi uğruna yemediği bok da yoktur. Kimi bunu altlarına kötü davranarak yapar çünkü saygıyı hak ettiğini düşünür, her ne kadar saygı verilmeyen; tam tersine alınan bir şey olsa da... Kimiyse maskesini takar, etrafındaki herkesle iyi geçinir, birinin yardıma ihtiyacı varsa koşuverir. 
Saatine baktı. 02.32... Bu saatte burada ne işi olduğunu sorgulayamayacak kadar sarhoştu... Trafik lambasına tutundu bir müddet. Derin bir nefes, yakılan bir sigara. Şimdi hazırdı kağıt üzerinde masum, içindeyse her zaman bir şeyler saklayan; duygularını her zaman bir maskeyle örten insanların arasına girmeye. 
İstiklal Caddesi’nde yürüdü on beş dakika boyunca. Dümdüz, nereye gittiğini bilmeden... Bu duyguyu özlemişti. Ne buluşması gereken biri vardı, ne de yetişmesi gereken bir yer. Sadece yürüyordu. Spontane... 
-Bayanlı ortam lazım mı, diyerek yaklaştı bir çakal. 
Çakalları severdi. En azından lafı uzatmadan, direkt söyleyen üç kağıtçılardı bunlar. Ne, “Affedersiniz şunla bunla ilgili küçük bir anketimiz var...” diyen, daha sonraysa sizi kolunuzdan tuttuğu gibi ofise götürüp verdikleri hizmete kaydolmaya zorlayan anketörler gibilerdi, ne de “Pardon bayan saatiniz kaç?” sorusunu, muhabbet açmak için soran başarısız Kazanova’lardı çakallar... Sadece işlerini yapmaya çalışıyorlardı. 
-Lazım olursa ilk seni bulacağım emin ol.
-Ukrayna’lı var, Rus var, Moldovalı var. Karı bol bey ağabey, sen yeter ki iste... Gel götüreyim seni mekana?
Cebinden bir yirmi liralık banknot çıkardı.
-Al bunu... Kendine bir iyilik yap ve bir paket naneli sakız al. Bu nefesle müşteri çekemezsin, hadi rastgele.
-Sen benimle taşşak mı geçiyorsun ulan?!
-Üstü kalsın, dedi ve orta parmağını gerisinde kalan adama doğru kaldırarak yoluna devam etti.
Duraksadı. Hafif solunda kalan mekana pür dikkat kesildi. Her ne kadar alkol komasına girmesine bir duble viski kalmış olsa da, burayı asla unutamıyordu. Çünkü o büyük, ışıl ışıl levha; ilk cinsel tecrübesini hatırlatıyordu ona. 
O büzüşmüş klitorisin içine yavaşça ittireceği üçüncü kolunun, kendisini ebediyete kavuşturacağını sanmıştı ergen gerisi sefil... Halbuki babasının “Seviniz” konulu nutkunu dikkate alsaydı, ilk cinsel tecrübesini şehvet dışında bir takım duygular beslediği bir kadınla yaşasaydı, belki de her şey onun için çok farklı olurdu. Lakin insanoğlunun gerek o aptal kutusunda yayınladığı dizilerde, gerekse büyük perdelerde icat ettiği zaman makinesi hala icat olmamıştı. 
İç geçirdi. Dostlarına kimi zaman, daha önce ne kadar piç olduğunu ispatlayabilmek için anlattığı bu anısını hatırlamak onu yürümekten alıkoymaya yetmişti. 
Hatırlamaya çalıştı. O göçmen kadını... Dağıldığı için batının götüne kına yaktığı Yugoslavya’nın varoşlarından büyük hayallerle Türkiye’ye nasıl geldiğini anlatmış olan o otuz beşini aşmış hüzünlü orospuyu... Sarışın, renkli gözlü, ilerleyen yaşına rağmen gayet orantılı bir vücuda sahip olan kadını. Unutması imkansızdı... Üstünden ne göğüsler, ne klitorisler, ne bacaklar, ne kalçalar geçmişti... Lakin unutamıyordu. Aşık değildi ona. Duygu da beslemiyordu ki ilişkilere yıllar yılı bir oyun gözüyle bakan bu serserinin; bu tek gecelik aşk adamının bir kadına duygu beslemesi imkansızdı. Sadece simasını unutmamıştı... 
-İçeri girecek misin, yoksa burada böyle dikilecek misin? Kızlarım rahatsız oluyor.” dedi yanına yaklaşan manukyan.
-Sekse para vermek için fazla iyiyim. Kızlarına hepsine yetecek kadar sevgim olduğunu söyle. Hayırlı işler.
Adımlama vaktinin geldiğini biliyordu... Devam etti yürümeye. 
Üstünde yürüdüğü cadde, İstiklal Caddesi aslında hayattan farksızdı. Doğardı; Taksim Meydanı’nda. Yürürdü Özsüt, Burger King boyunca; şehrin kadınlarını sırf ürünlerinin üzerindeki etiketler sebebiyle cezbeden mağazalar boyunca, alışveriş çılgınlığı boyunca, ağzını bir karış açmış vitrin alıcıları boyunca... Canlılık buydu, çocukluk çağı buydu... 
Ardından Galatasaray Lisesi, on sekizinci doğumgünü olurdu; zira biraz daha büyürdü tenhalaşan caddenin taşlarını eskitirken, dükkanların yanından tıpkı “ilgilenmiyorum” edasını taşıyan bir menejer gibi geçerken... 
Ve sonra tünel gelirdi. Yani bunama dönemi, suratsız ihtiyar dönemi... Dışarı çıktığı saatlerde kimseler olmazdı Tünel’de. Bir kaç janti, yaşlı ossuruğa göre Beyoğlu her ne kadar eskiden böyle olmasa da, şu anda durum buydu. Darabalarını indirmiş dükkanlar, tinerciler, yolun ortasına işeyen sarhoşlar turistlerin büyüsüne kapılmaktan kendini alamadığı bu şehrin siyahla beyaz arasındaki ince çizgisini belirlerdi.
Elleri cebinde, sendeleyerek yürürken ara sokaklardan birinden gelen müzik sesini duydu. Gözlerini çevirince bunun her yönüyle türkü bardan bozma bir anadolu rock bar olduğunu farketti. Bu tip mekanlar, ucuz alkol; eskortlar ve izbandut gibi fedailerin bulunduğu yerler olmaktan öte gidememişti hiç bir zaman... Fakat son bir içkiye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. 
Bara doğru yürümeye başladı. Dışarıya atılan üç beş masa; yüksek bir iskemle üzerinde “Aaa Mehmet Beyler de buradaymış.” temasıyla konuklarını eğlendirmeye çalışan ve gecenin sonunda parasını alıp alamayacağını merak eden bir gençten oluşan atmosfer, onu pek etkilemişe benzemiyordu... 
-Bir bira, az sulu olsun lütfen.
Garsonun yüzü kızarmıştı. Birayı getirip; “Afiyet olsun.” dedi. 
Biradan bir yudum aldıktan sonra cebinden balgam yapmaya müsait, öğrencilik hayatından beri vazgeçmediği, yaldızsız ve gösterişsiz paketiyle, gece kulüplerinde masaya koyduğu an hayatını ya her istediğini elde ederek yaşamış ve şımarık; ya da varoştan çıkma sonradan görme sülük modeli kadınların uzaklaşmasına sebebiyet veren sigarasını çıkarıp masaya koydu. İçinden son dal sigarayı da çıkarıp yaktı... 
Sulu biranın en güzel mezesi olan sigaranın uzun ve tam olarak harmanlanmamış tütün parçacıklarının vızıldaması eşliğinde, kendine göre kafa dinliyordu. Tuvalete yönelmek için ayağa kalktı... Küçük ve ağır adımlarla garsona yaklaştı tuvaletin yerini sormak için...
-Buyrun efendim.
-Ben... Tu...




Bir telefon sesiyle uyandı. 
-Merhaba efendim Toprak Yılmazer için arıyordum. Siz tanıyor musunuz kendisini?
-Evet, hayırdır?
Bir yandan telefonunu tutuyor, bir yandan saate bakıyordu. Kırmızı neon ışıklı masa saati, 04.21’i gösteriyordu.
-Efendim Zımba Bar’dan arıyorum... Toprak Bey alkolü biraz fazla kaçırmış sanırım. Üstünde cep telefonu yoktu ve cüzdanında sadece sizin kartvizitiniz vardı. Bir şey yapmadan önce size danışmak istedik...
-Limonlu soda içirmeye çalışın veya bir köşeye oturtun. Sakın uzanmasın. Ben gelmeden başka bir şey yapmayın lütfen. Beş dakikaya orada olacağım.
Kotunu kaptı, üstüne de bir gömlek giyip ilk taksiye atladı... Yolculuk Zımba Bar’aydı..
Taksiciye buruşmuş beş lirayı verirken taksicinin de para üstünü uzatmaya tenezzül etmeyeceğini biliyordu. Çok da umrunda değildi zaten, Toprak baygınken... 
Koşar adımlarla yaklaştı garsona.
-Nerede Toprak?
-Burada efendim.
Garson az ilerideki masayı ve üstüne salyalarını akıtan, uyuyakalmış Toprak’ı gösteriyordu. 
-Toprak... Toprak... Ah be Toprak! Bu kaçıncı be... Kalk hadi gidiyoruz. Mideni falan yıkatalım...
-Hayır.... Hastane olmaz... Sadece uyumaya ihtiyacım var... Lütfen... Beni yalnız bırak...
-Burada mı uyuyacaksın? Kesinlikle olmaz, kalk hadi bana gidiyoruz.
-Oo, sen ne zamandan beri şeftaliler yerine muzları seviyorsun?
-Bu halde bile espri yapabiliyorsun ya, daha ne diyeyim ben sana?
-Ben en çok portakalları seviyorum... Gerçi yok... Şeftali de güzel...
-Off yeter hadi kalk! Manav dükkanına çevirdin muhabbeti.
Zar zor koluna girdi Toprak’ın... Ne zaman böyle bir durum olsa, nedenini bilmediği bir annelik içgüdüsü pompalanırdı damarlarına. 
Toprak’la uzun süre önce müzede tanışmıştı... O zamanlar Toprak entellektüel bacakların arasına girebilmeye can atardı... Tütsü kokusu, mum, battaniye, şarap ve kedinin baş rol oyuncuları olduğu evleri seviyordu. Her ne kadar entellektüel kadınların kıllı vajinaları ve fantaziye olmayan yatkınlıkları kendisini zaman zaman soğutsa da bu ikinci günde olgunlaşan, birinci haftada aynı evde yaşamaya başlanan, on beşinci günde karşı tarafın kıskançlık krizleri sonucu biten ilişkilerden; kimi zaman karşısına çıkan olgun kadınların tecrübelerinden ve varlıklarından faydalanmak hoşuna gidiyordu. Tanışmaları ve birbirlerine bağlanmalarıysa ikisinin de müzeye gidiş amaçları farklı olmasına rağmen, uyuşturucularının ortak olmasıydı. Kadın vücutları... 



Yavaş yavaş gözlerini açtı. Çapaklarını temizlerken pantolonuna yöneldi... Ceplerini uyku sersemliğiyle karıştırdı... “Belki bir dalcık sigara bulurum.” düşüncesiyle, evin içinde gezinmeye başladı...
-Of be Aylin. Seni küçük orospu... Sigarayı bırakırsan kilo alacağını kaç kez söylemiştim sana halbuki...
Daha sonra bir not gözüne çarptı. 
“Ağzın leş gibi kokuyordu, terli vücudun da hiç cezbedici olmadığı için uyandırmayı denemenin burnum açısından çok mantıklı bir fikir olmadığını düşündüm. Kapıyı çekip çıkarsın. Lütfen bir sonraki alkol travman birlikte çıktığımız bir gece olsun. Bana nasıl ulaşabileceğini biliyorsun serseri!” 
Aylin onun için iyi bir dosttan fazlasını ifade etmiyordu. Onun için asla bir seks partneri olamayacağını yine bu dört duvar arasında farketmiş, hayal kırıklığına uğramış ve o gece tuvalete binlerce çocuğunu bırakmıştı Aylin’in “İğrençsin Toprak!” çığlıklarına “Öyle ya da böyle bu alet bu gece boşalacak...” diyerek sırıtırken. 
Evde aradığını bulamayınca, üstünü giyindi, fast food ve ülke magnetleriyle dolu buzdolabından bir elma kaptı... Tam çıkarken telefon çalmaya başladı. Hiç düşünmeden telefonu açtı...
-Ne arıyorsun? Bok mu var? Tam evden çıkıyordum halbuki... 
-Oha! Yavaş be... Hayvan! Benim, Aylin! Hem, benim aradığımı nasıl anladın?
-Anlamadım... Kim olsa aynı tepkiyi verecektim. 
-Neyse... Notumu okudun mu?
-Evet okudum. Fakat bugün pek modumda değilim yavrum. Ne dışarıda kaçmaya çok müsait transparan kilotlu çorabının çevrelediği ayağınla beni azdırmana büyük bir zevkle göz yummabilirim, ne de seni Zeus’un, Eros’un yanına kaçırabilirim gecenin sonlarında... 
-Beyimiz bugün pek keyifli...
-Aa, unutmadan... Hiç huyum olmadığı halde, teşekkür ederim dün gece için. 
-Ben de onunla ilgili konuşmak istiyordum.
-Yoksa, yoksa asma kilidi açtım mı?! Toprak Yılmaz, beraberliği bozan golü atıyor!
-Hayır. Saçmalama... Dün seni hastaneye götürmek istedim. Fakat bana hastaneye kesinlikle gitmeyeceğini söyledin. Neden?
-Mevzular karışık...
-Ne yaptın yine?
-Kan testlerinden hep korkmuşumdur...
-Hahaha, seni aptal... Uyuşturucu kullandığını biliyorum. 
-Nerden biliyorsun?
-Benimle yatmaya çabaladığın zamanlar öğrenmiştim. “Ben Hiç” oynamıştık... Gerçi her cümlenin sonunda içmek zorunda kalmıştın, bu yüzden hatırlamanı beklemiyorum. 
-Çok fazla biliyorsun. Seni öldürmem lazım. 
-Ne kadar gerildiğimi anlatamam... 
-Aylin, hastanelerden korkuyorum. Ancak zamanında uyuşturucu kullandığım için içeri tıkılmamla sonuçlanacak bir kan testinden değil... Hastaneye girdiğim anda check-up’a sokulacakmışım, ve acı bir gerçekle karşılaşacakmışım gibi hissediyorum.
-En son ne zaman hastaneye gittin?
-Hatırlamıyorum. 
-Çok garip olduğunu biliyorsun değil mi? Ölümden, dayak yemekten, kalbinin kırılmasından korkmuyorsun; ancak acı bir gerçekle karşılaşmaktan korkuyorsun... 
-Patronun “Çok yazdı!” diye bağırmaya başlamadı mı senin? 
-Hayır güzelim. Neyse, zaten çok da meraklı değilim sana... Bugün işin yok mu hem senin? 
-Serbest tercümanlık yaptığımı unuttun herhalde?
-Evet de ofiste çalıştığını hatırlıyorum. 
-Patronun eşini masanın üstünde bafilediğimden ötürü, evimi ofis yaptım, kendi işimin patronu oldum. 
-E iyi, peki... Kendine iyi bak.
-Görürsem söylerim...
Telefonu kapattı. Güç bela botlarını ayağına geçirip, çıktı... 
Eve geldiğinde hissettiği kesif koku ve gördüğü toz, yüzünü buruşturmasına yeterli oldu. Cekedini asıp, temizlik şirketini aramak üzere telefona yöneldi... 
Toprak, ne cep telefonlarını, ne bilgisayarları anlayamamıştı. Aslında teknolojiye ayak uydurmak için fazla yaşlı değildi. Takip edilme hissi de değildi onu interaktif, sanal ve pornografik boyuttan soğutan. Sadece bunlar olmadan da yaşayabildiğini anlamıştı, lise öğrencisiyken evde tek başına geçirdiği bir tatilde. Ailesi ona evde eğlenmeye fazlasıyla yeterli zaman vaad etmiş, Ayvalık’a tatile gitmişti. Oysa ev nüfusunu her zaman bir kişiyle sınır tutmuş, mastürbasyon yaptığı bir gece elektrikler kesilince eline aldığı çekiçle önce bilgisayarını kırmış; diğer elinde tuttuğu cep telefonundan önce kendisinin hala bakir olmasına sebebiyet veren kadınları silmeye başlamış, sonunda dayanamayıp telefona da indirmişti çekici... 
90’larda kalan kasetli, telesekreterli telefonunda yanan ışığı fark edip, ocak ateşinde sigarasını yakarken mesajları dinlemeye koyuldu... 
-Napıyosun lan! Çılgın! Mesajı dinler dinlemez bana ulaşmaya çalış... Akşama sahile inip bir şişe Jack alalım. Çıldırıyorum bu aralar... Zaten yüksek de bitmedi... 
İkinci mesaj:
-Oğlum nasılsın? Ben annen... Ay, bunu belirtmesem de olurdu değil mi? Neyse... Sesini duymak için aradım. Biz iyiyiz. Ayvalık’a gel bir ara, baban seninle rakı içmeyi özlemiş... 
-Başka yeni mesajınız bulunmamaktadır.
Arayacağı temizlik şirketini, telesekretere bırakılan iki mesajda da alkol bahsi geçince, çoktan unutmuştu... Masadaki kağıtlara, ardından takvime boş gözlerle baktı. 
“Nasılsa teslime daha bir hafta var.” diye düşünerek beş yüz sayfa kağıdı bir kenara itti. Dolaptan bir bira alıp televizyon karşısına geçti... 
Neden televizyon izlediğini kendisi de anlayamamıştı yıllardır... Ne, bol bol bağırılan kadın programlarını izlemekten hoşlanırdı, ne her on beş dakikada araya reklam giren dizilerden, ne de sikine bile takmadığı insanların başına gelen trajedilerle; politik gerilimlerle dolu haberlerden... Sadece televizyon izlerken içinin geçmesini seviyordu ve yine en sevdiği işe başlıyordu. Uyuyakaldı...


Elini yakan izmarit, beş dakika bile uyumasına izin vermemişti. İzmariti camdan dışarı fırlattı, karnını kaşıdı. Telefon rehberini alıp hole geçti. Avanaklığını atlatmaya çalışıyordu. Yapılacaklar vardı... Aranması gereken insanlar vardı. Holde atılan kararsız bir voltanın sonunda telefon rehberini masanın üstüne koyup kağıt kalem aldı kenarlarında simetrik ve tatlı bir kızarıklık oluşmuş parmaklarının arasına. 

"Temizlik?-evi bok götürüyor.
Tercüme...
Metin'i ara, akşam sahil?
Duş..."

Hazırladığı yapılacaklar listesine bakıp, bu kadar kısa bir listeyi akılda tutamamanın verdiği utançla başını kaşıdı. Önce temizlikçiyi daha sonra Metin'i arayıp, hem eski dostuyla yarım saat içinde gerçekleştireceği buluşmayı ayarladı; hem de on beş dakika sonra boşaltacağı eve temizlik işçilerinin gelmesini sağlayacak telefon görüşmesini yaptı... 
Duşa girdi. Çıkınca gözüne ilk ilişen t shirtle kotu giydi. 
Masanın üstündeki paradan; temizlik için gerekli olan miktarı ocağın yanına koydu, kalanını cebine attı. Cekedini alıp çıktı. Yedek anahtarı da bakkala bırakmayı unutmadı. 
Çoğu insan onun evi konusunda bu kadar rahat olmasını anlayamıyordu... Evini genelde sokaktan bulduğu koltuklar, kanepeler, mobilyalarla döşemişti. Tüplü televizyon evdeki en teknolojik varlıktı. Genelde parasını cüzdanında taşırdı... Dışarıdan bakınca insanlar işin maddi kısmında olmadığını biliyorlardı ancak insanlara; mülklerine bir yabancının girip çıkması fikri her zaman ters gelirdi. 
Zaten -her ne kadar hazırlıklı olunsa ve karşı taraf bir yabancı olmasa da- misafirlikler de böyle değil miydi? En misafirperver birey bile misafir ağırlamaktan az da olsa rahatsızlık duymaz mıydı? Kurulu düzenin bozulması, istediğin anda yalnızlığa kavuşamamak, izole olamamaktı belki de misafir ağırlamanın dezavantajı... Belki de yapılan onca hazırlık, tamamıyla gereksiz olsa da sürekli gülümseme ve her işe koşturma, her ihtiyacı dinleme zorunluluğuydu "misafir" kelimesini soğuklaştıran. Gerek Türk kadınlarına özgü "altın günleri", gerek doğu-batı melezi; bol hazırlıklı, içine sevgiden çok stres katılmış, misafirli akşam yemekleri, üstüne yürüyüş yapılan brunch'lardı evde mülk sahibi dışında birilerinin bulunduğu günler... 
Onun evindeyse kimse misafir değildi, kimse müşteri değildi... Herkes yolcuydu, gelir-giderlerdi. İnsanlara -yalnız kalmak istediği vakitler dışında- fakirhanesini açmaktan çekinmez ancak mükemmel bir misafirperverlik de sergilemezdi dostları onlara tavır aldığını düşünmüyor olsa da... Bıraktığı üniversite sebebiyle geldiği İstanbul'daki hayatının ikinci senesinde çıktığı Cihangir'deki, tek cepheli, stüdyo tipi daire kimi zaman taksi parası olmayan arkadaşları için bir sığınak, kimi zaman yurtta kalan arkadaşları için bir aşk yuvası olurdu... 



Metin, Toprak'ı The Marmara'nın altında, herkesin kendini çok özel hissettiği, fahiş fiyatlarla içtiği kahvelerin üstündeki logoyla birbirine hava gazı sattığı Starbuck's'ın önünde bekliyordu.
Toprak'ın kaportaya tokat attığını duyan Metin çocuk kilidini açtı.
-İçerideki karıları kesiyordun değil mi lan? Çakal...
-Yok ulan seni bekliyordum. 
-Külotlu çoraplara olan fetişini bilecek kadar uzun zamandır tanıyorum seni. 
-Tamam ulan kesiyordum... Off sarışına bak... Ya orospu ya da şu yaşlı göte zarf atıyor... 
-Sorayım istersen gidip...
-Neyse, yardırıyor muyuz sahile? 
-Yardır Yeniköy'e, götür beni gittiğin yere Metin!
-Bekleyin bizi kancıklar! Biz geliyoruz!
-Duyan da sahilde sikimizi sallayacağız sanır. 
-Niye, sallamayacak mıyız?
-İlişkimiz o noktaya ulaşmadı Metin... 
-Metin, yandı Metin!!! 

Dolmabahçe'yi birazcık geçince o kültleşmiş monolog döküldü Toprak'ın sigara tutan dudaklarının arasından...
-Böyle trafik mi olur ulan? Allah topunuzun belasını versin.
Metin'in Yeşilçam klasiklerinin kötü adamlarına özenircesine attığı kahkahayı duyan Toprak, camdan dışarı bakıyordu. Kahkaha devam etti...
-Ne gülüyorsun, çok mu komik? Kitlendik kaldık yine burada... 
-Toprak lan, çıldırdım bu ara iyice. Arabadan çıkıp "Yok mu beni siken?" diye bağırdığımı hayal ettim.
-Pasif eşcinsel içgüdülerin mi kabardı? "Yoksa bunu yaparsak ne olur?" diye mi düşündün?
-B şıkkı...
-Hayatının sınavlardan ve sistemden ibaret olduğunu görmek üzücü olsa da... 

Kapıyı açtı. Kaportanın üstüne çıktı ve içtiği kanserin mirası olan boru gibi sesiyle bağırdı: 
-Yok mu bizi siken...

Metin utanmış, ne yapacağını şaşırmıştı. 
Fakat eli ayağına dolaştıysa bunun sebebi trafikte sıkışmış; dışarıdan bakınca Sibirya'da, insanların etrafında sevişerek ısındığı, buz tutmuş göletlerden çıkan penis gibi görünen, trafikte sıkış tıkış yerleşmiş arabaların; Toprak'a ayıplayıcı, dalga geçen, şaşırmış bakışların sahiplerinden ve ona laf atan alkollü öğrencilerden ziyade ileriden gelen mavi üniformalardı. 

Polisle ne Metin'in, ne de Toprak'ın bir alıp veremediği olmamıştı. Ancak Türkiye şartlarında, gerek skandallar, gerek kulaktan dolma bilgiler, gerekse toplumun siyah ile beyaz arasındaki griyi görememesi sebebiyle tüm mavileri "kötü adam" kategorisine sokmuştu bireycikler. Sadece işini yapmaya çalışan dürüst polisler bile üzerlerindeki üniforma nedeniyle Amerikan filmlerinde donut yiyip kahve içen rüşvetçi "aynasızlar" olarak tanınıyordu. Diğer tarafta ise polisler düzeni sağlayıcı, görevini aksatmayan, aralarında bir tane bile çakalın bulunmadığı insanlar olarak bilinirdi. 
İnsanlar, belirli bir kutba dahil olmayı, öyle ya da böyle bir toplulukla anılmayı seviyordu ve kimse karşı tarafın düşüncelerini anlamaya çalışmazdı. Diğer kutup suyun sıvı olduğunu, hatta bir günün yirmi dört saat olduğunu bile söylese yanlıştı. Bu kutuplaşmanın altında yatan sebep ise barizdi. Yalnız kalmayı, kendine yetmeyi beceremiyordu insanoğlu. Mevcudiyetini kabul ettirmek için bir tarafta olmak, kendini oraya ait hissetmek gerekiyordu genel eziklik sebebiyle.

Polis memuru arabaya yaklaşırken, Toprak da kaportadan indi... 
-İyi akşamlar komiserim.

Pazar, Ocak 25, 2015

Zaman Yolculuğunun Felsefesi

  Buradaki şemada görüldüğü gibi, zamanı başı ve sonu olmayan düz bir hat olarak kabul eder ve zamanda “şimdi”den geçmişe doğru geriye gidersek, düz bir hat olan zaman bizim kendi zamanımızı terk ettiğimiz anda da ilerlemeye devam etmektedir. Dolayısıyla bizim terk ettiğimiz zaman olan “şimdi”miz biz onu terk ettiğimiz andan itibaren “geçmiş” olmaktadır. Ancak, ‘şimdi’mizi terk edip ‘geçmiş’e doğru yaptığımız yolculukta vardığımız nokta bizim ‘şimdi’miz olmaktadır. Dolayısıyla zamanda terk ettiğimiz ‘şimdi’ geriye doğru yolculuktan sonra ‘geleceğimiz’ olacaktır. Bu durumda da bizim geleceği bilme yeteneğimiz doğacaktır. Ancak burada biz gelecekten gelen konumunda olduğumuz için, aslında zaten yaşanmış olan geleceği ilmemiz normaldir; çünkü biz, bize göre geçmişi bilmekteyizdir. Ama unuttuğumuz bir şey vardır ki, o da bu teorinin “öznel zaman”a göre düşünüldüğüdür. Yani burada sadece zaman yolcusunun “kendi zamanı” göz önünde bulundurulmaktadır; oysa geride bırakılan dünyanın, evrenin ve insanlarında nesnel bir zamanı vardır. Şekilde de görüldüğü gibi yolcu zamanını terk ettikten sonra da, bıraktığı zaman akmaya devam edecektir. Çünkü tüm insanların, dünyanın ve hatta evrenin zamanını değiştirmek, onları ileri ya da geri almak imkansızdır. Bu dünyanın evrendeki konumunu değiştirmek, evrenin yapısını değiştirmek (o zamana kadar nova, süpernova, yıldız kayması vs. gibi evrensel olayları geri almak), ölü insanları diriltmek, tabiat olaylarını değiştirmek anlamına gelmektedir. Kısaca bu ‘Tanrısal bir güç’ gerektirmektedir. Bu nedenle geriye giden zaman yolcusu gittiği zaman için geleceği bilecektir, ama bu hiç bir şeyi değiştirmeyecektir; bir kelebeği rahatça öldürebilir ya da kendisi doğmadan önce babasını da öldürebilir, çünkü bunlar akmakta olan “reel gelecek” için zaten yaşanmış olgulardır ve onun için bir tehlike oluşturmamaktadırlar. Aslında yolcu için tam olarak geleceği biliyor diyemeyiz; çünkü gelecek onun için ‘bıraktığı zaman-geldiği zaman’ arasındaki ‘zaman dilimi’dir; ama geldiği zamanda gelecek sonsuzdur, sınırı yoktur. Başka bir deyişle, yolcu kendi zamanını bıraktıktan sonra da zaman aktığı için o ayrıldığı tarihten sonrasını bilemeyecektir; sadece geldiği zamanda bir kahin gibi 100, 200, 300 yıllık bir zaman dilimi için gelecekten haberler verecek ve bir kahin muamelesi görecektir o kadar. Sonuçta ‘kaderde’ –zamanda gerçekleşecek olanı- yazılı olanı değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.
Buradaki şemada zaman, başı olmayan ama sonu olan (şimdi) düz bir hat şeklindedir. Burada zamanın sonunu, bizim geçmişe yapacağımız yolculukta zamanı terk edeceğimiz an (şimdi) belirlemektedir. Biz, şimdiyi terk ettiğimiz anda zamanı bitirmekte ve geçmişte ulaştığımız noktada onu tekrar başlatmaktayız. Bu da terk ettiğimiz zamana alternatif olarak yeni bir zaman başlatmaktadır.Ancak burada yeni bir zaman başlattığımız için ayrıldığımız şimdi ile vardığımız şimdi arasındaki zaman diliminde gerçekleşen olayları bilemiyoruz. Çünkü kendimize yeni bir gelecek hazırlamış oluyoruz (ama biz bunun farkına ne zaman varırız onu bilemiyorum). Ne var ki böyle bir yolculukta tüm zamanın yapısını değiştirmemiz söz konusu olmaktadır, bu da ayrı bir ‘tanrısallık’ ya da ‘bilim-teknoloji’ anlamına gelmektedir.

Buradaki şemada da zaman başı ve sonu olmayan bir hat şeklindedir. Burada şimdiden yola çıkıp geçmişe gideriz, ama şuna dikkat edin, biz şimdiden ayrıldığımızda zaman hala ileri doğru akışını sürdürmektedir yani şimdi geleceğe doğru akmaktadır. Fakat geçmişte vardığımız noktada, terk ettiğimiz zamana paralel yeni bir zaman akışı oluşmuştur artık. Buradan itibaren, hiçbir fikrimizin olmadığı yeni bir gelecek bizi beklemektedir. Biz zamanda yolculuk yaparak zaten zamanın işleyişine müdahalede bulunmuş ve onun yapısını bozmuş oluyoruz. Ancak bu bozulma öznel olarak gerçekleşmektedir; biz nesnel ‘şimdi’mizi terk ettikten sonra aslında o şimdi ilerlemeye (zamanda akmaya) devam etmektedir. Ayrıldığımız şimdide yaşayanlar sadece bizim bir yolculuğa çıktığımızı görecekler, ama yaşamlarına devam edeceklerdir. Oysa biz geçmişe gidip kendi öznel şimdimizde yaşayacağız, nesnel şimdiden kopmuş olacağız. Dolayısıyla zamanda yolculuk sırasında yaşayacağımız zaman ya kurgusal bir zaman olacak, ya da geçmişte gittiğimiz anda bir hayalet (gibi) olacağız. Dönüş yolculuğumuzu ise ilerlemiş olan şimdiye yapacağız, ama gelip ayrıldığımız zaman hala kendi hattında ilerlemeye devam edecektir. Böylece kendi zamanımıza paralel yeni bir zaman yaratmış olacağız.


Burada ortaya attığımız üç teorinin sonunda önemli bir sonuçla karşılaşıyoruz: Biz zaman yolculuğundan sonra hangi zamana döneceğiz? Zamanda yolculuğun bir sonucu olarak gelecekte yani ayrıldığımız zamanda da değişiklikler olacak mı? Yani bir “kelebek etkisi” söz konusu mu? Daha da ötesi, zamanda hiç tahmin edemeyeceğimiz daha büyük tahripler yapmış olmamız söz konusu olabilir mi (paralel yeni zaman akışı gibi)?

Einstein’ın rölativite kuramına göre zamanda yolculuk teorik olarak mümkündür. Buna göre ışık hızında hareket eden bir kişi ya da nesne zamanda yolculuk edebilir. Ama bu aslında tam bir ‘zaman yolculuğu’ değildir. Çünkü burada yolculuk ‘yolcunun’ ve geride kalanların hızıyla ilgili bir konudur. Bizim zaman içinde on yılda aldığımız yolu ‘yolcu’ ışık hızında bir çırpıda almaktadır, üstelik zamanın bizim üzerimizde oluşturduğu yıpranmalara maruz kalmadan. Biz on yıl yaşlanırken, o daha yola çıktığı günkü haliyle karşımıza çıkacaktır on yıl sonra. Ayrıca bu yolculuk sadece ‘ileri’ yani ‘geleceğe’ doğru gerçekleşmektedir, geri dönüşü yoktur (aslında ışık hızının üzerine çıkıldığı takdirde zamanın ters işleyeceği yönünde bir söylenti de vardır, ama biz daha ışık hızına çıkamamışken onu aşmayı düşünmek eni konu abesle iştigal olacağı için burada sözünü bile etmiyoruz, belki ilerde). Aslında burada zamanda yolculuğu sağlayan ışığın zamandan daha hızlı hareket etmesidir. Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Odanıza girdiniz, ve ışığı açtınız. Siz daha elinizi anahtardan ayırmadan ışık her yeri dolduracaktır. Işık sizden çok daha hızlıdır, öyle ki düşüncenizden bile hızlıdır, siz başka bir şey düşünmeden her yer ışıkla dolmuştur. Sizden, düşüncenizden ve zamandan çok daha hızlıdır ışık. İsterseniz anahtara bastığınız anda ışıktan önce odanın diğer ucuna gitmeyi deneyebilirsiniz, ama bunu asla başaramazsınız. Yeryüzünde bunu başarabilen yegane ‘şey’ takyon denen atomaltı parçacıklardır. Teorik olarak bu parçacıklar ışık hızında hareket etmektedirler ve bu nedenle gözlemlenememektedirler. Çünkü ışık hızında hareket ettiklerinden dolayı aynı ‘anda’ hem ‘şimdide’ hem de ‘gelecekte’ bulunmaktadırlar ve bu da onları gözlemlemeyi zorlaştırmaktadır.
Aslında düşünürseniz, insanoğlu da aynı anda hem şimdide hem de gelecekte hem de geçmişte bulunabilmektedir: ‘Yaşadığımız şimdi, aslında bir an öncesinin geleceği ve aynı zamanda da bir an sonrasının geçmişidir’. Bu noktada Einstein’ın “Geçmiş ve gelecek yoktur, sonsuz bir şimdi vardır” sözü de gerçeklenmektedir.