Cuma, Kasım 22, 2019

Hastalıklı Zihnim 1

Uzun zamandır büyük bir şey hakkında düşünüp taşınıyorum.
Ciğerlerim şişecek ve sonra sönecek.
Ateşle dolup beni yakmaya başlayacak ve bana şehvet verecek.
Bunun müthiş olduğunu biliyorum, galiba bugün benim zamanım.

Böyle düşüncelerim var, bu yüzden sıklıkla bu boşluğu bir yenisiyle değiştirmem gerekiyor.
Önceden satın almış olduğum bir şeyle çünkü birisi benim araba radyomu çaldı ve şimdi koca bir sessizliğin içinde oturuyorum.


Bazen sessizlik baya gürültülüdür. Bunu saklamakta çok zorlanıyordum ama artık içimde gururlu olduğumu düşünen bir zerrem kalmadı.
Muhtemelen kollarımda ve parmak uçlarıma ulaşınca yere damlayarak tükeniyor.
Zaman geçtikçe ona yaptıklarımdan dolayı vücudum çığlık atacak.

Hayallerimde kimi öldürdüğümü hatırlıyorum.

Sessizlik içinde oturduğum bu arabadan nefret ediyorum.
Saklanacak tek bir yerim bile kalmadı, inanamıyorum hala bu arabadayım.
Ne hissettiğimle başa çıkmak zorundayım galiba. Gerçeğin ne olduğunu gizlemeye çalışmak için zihnimi dağıtacak bir şey kalmadı. Her şeyi bitene kadar kullandım.

Galiba arabanın direksiyonuna hakim olamıyorum.

Böyle düşüncelerim var olduğu için, bu boşluğu başka şeylerle doldurmam gerekiyor.
Galiba daha önceden satın almış olduğum bir şeyi alarak bunu yapabilirim çünkü birisi siktiğimin radyosunu arabamdan çalmış ve ben koca bir sessizlikle baş başayım artık.

Uzun zamandır korkunç bir şey hakkında düşünüp duruyorum çünkü bu sefer
arkasına saklanabileceğim bir ses yok.İnsanlığın varoluşundan beri varoluşumuzun
neden tutarlı olabileceğini buldum ve bu korkuyla savaşımız...

Aslında galiba bulmadım. 

Neden burada olduğumuzu bilip bilmediğimizi bile bilmiyorum.



Düşünmek istemiyorum,
düşünmemem lazım,
düşünmekten sıkıldım,
düşünmek istemiyorum.
lütfen birisi düşünmemi engellesin,
ne olur düşünmeyeyim artık.

Arabamda ses varken bu daha kolaydı.


Evet, evet..
Yapabileceğimiz birkaç şey var aslında. Ama bunlardan işe yarayan sanırım sadece iki tane.
 Bu ikisinden yapmak için seçtiğimiz şeylerden ya barış kazanacak ya da korku kaybedecek.
İnanç ve uyku var.
Birini seçmemiz lazım.
Birini seçmeliyiz lütfen çünkü uyanık kalmak için inanca.
Ve düşünmek için uyanık kalmamıza ve düşünmek için yaşıyor olmamıza ihtiyacımız var.
Ölüyormuşum izlenimini bırakmam için düşünmeye ihtiyacım olduğunu kabullenmem gerekiyor.


Böyle düşüncelere sahip olduğum için, bu düşüncelerimi ve bu boşluğumu
başka şeylerle doldurmam gerekiyor. Daha önceden sahip olduğum ama şu an
sahip olamadığım bir şey gibi.. Araba radyosu.

HANGİ OROSPU ÇOCUĞU BENİM RADYOMU ÇALDI!!?

Çarşamba, Kasım 08, 2017

Teşekkürler Afrika'daki kelebek, artık etkin altındayım.

Zifiri karanlığın içinde küçük bir ışık, hafif bir yanma kokusu, sessizliğin huzurunu bozan ufak bir ses... Sigarayı bırakıyorum dememin aslında sadece bir deyiş olduğunun kanıtıydı elimdeki sigara. Yine bir şeyler için içiyordum. Gerçi aslında ben içiyordum ve bir şeyler oluyordu ya da her insanoğlu gerçekleşmiş her şeyi birbirine bağlama fantezisindeydim. Yine hiçbir şey yapmadan bir iki gün geçirmiştim ve beynim var olduğunu kanıtlamak istiyordu. Alakasız şeyleri düşünüp, alakasız şeyleri birbirine bağlıyordum işte yani aslında hiçbir şey olmuyordu ama oluyormuş gibi davranıyordum. Hep yaptığım yanılgılardan biri bu; birisi bana gülümsüyordu, onun için sıradan bir merhaba olan bu, benim toplum içindeki yalnızlığıma ulaşıyordu. Toplum dediysem de bakma, toplumun çok sevdiği bir insan değildim. Popülist olamıyordum. Toplum beni dışlarken; ben de toplumu dışlıyordum. Gerçekte ise yine hiçbir şey olmuyordu çünkü toplum ve benim hiçbir ortak paydamız yoktu belli bazı şeylerde. Toplum da ekmek almak için bakkala gidiyordu; ben de ekmek almak için. Ekmek almanın hayatımıza kattığı değerler... Buğdayını satan çiftçinin, ekmeği yapan fabrikanın işçisinin ve ekmeği satan bakkalın ortak duygusu burada kesişiyordu ve yine de hiçbir şey olmuyordu.


O gün sıradan bir gündü benim için; okula gidip öğrenim hayatımı, genel kültürümü, sosyal becerilerimi geliştiriyordum ama yine de hiçbir şey olmuyordu. Yaptığım şeyler o kadar küçük ve önemsiz oluyordu ki kelebek etkisi uzaktan benimle dalga geçiyordu. Sosyal hayatta bir gruba dahil olma zorunluluğumuz yine burada devreye giriyordu. Dünyanın kanunlarına teslim olup, yine ortak bir duyguda kesişemediğim insanlarla beraber olmaya gidiyordum. Birkaç saatlik hiçlik ve sonunda tekrar yalnızlık krallığıma geri dönüş... Her gün yaşadığımız günlerden biriydi. Varlığımın ihtiyaçlarını karşılamak, insanlığımı geri kazanmak ve transparan görünüşümün etkilemediği sokak hayvanları ile buluşmak için yürüyüş yapmaya karar verdim. Hava güzeldi, hayvanların karnı tok, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayıp sadece sevgi bekledikleri bir gündü. Yürüyüş iyi gelmişti. Oksijen kafamı açmıştı, kafamdan geçen milyonlarca geyik muhabbeti, sert tonlarıyla çalan müzikler ile bölünüyordu. Hoş bir ortamdı. Zihin sarayımda dolanıp, kendimi oradan oraya amaçsızca atıyordum. Beynimi arındırmak için doğru zamandı. Popüler kültürün ve ilgimi çekmeyen her türlü bilginin bataklığında duyguları iyi tercüme eden insanların müziklerini dinlemek hoştu. Dışarıdan bakıldığında gerçekten hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen biriydim ama onların anlamayacağı bir doygunlukla sorgulamama devam ediyordum. Yanıma gelen bembeyaz köpek, çoğu insanın yapamayacağı bir şekilde empati kuruyordu benimle. Eminim kuruyordu çünkü o da benim gibi insanlardan bıkmıştı, anlayabiliyordum onu. Birazcık kafasını okşayıp, yoluma devam ettim. Sağ tarafımda güzel bir göl olabilecekken, insanların muhteşem sevgisine kavuşmuş bir göl duruyordu. Üstünde binlerce çöp, kötü bir koku ve acı bir isyan vardı. '' Ben size ne yaptım?'' der gibiydi. 

Bu kadar zıtlık yeter diyip eve dönmeye başladım. İkinci öğretim olduğumdan mütevellit gecenin karanlığı çökmüştü sokaklara. Soğuk şehir ile yüzleşmeye başlamıştım. Mahalleme geldiğimde yürüyüşe doymamış olacağım ki biraz daha yürüyeyim dedim. Belki o birbirinin aynısı cafelerden birine gidip ısınırım diye düşündüm. Bir tl karşılığında hem çay ihtiyacımı hem de ısınma ihtiyacımı karşılamıştım. Gece 1'den sonra hiçbir mekan açık kalmamalı diyen süper zeka başkanlarımızın emrine itaat edip, erkenden mekandan çıktım. Çamurlu yollarda yürürken keşke hayatlarımızı karışmadan önce, hayatlarımızı daha yaşanabilir kılsaydınız dedim. Bunu sesli söyleseydim büyük ihtimalle olmadığım devlet kurumundan kayyum yerdim. Zaten alışmıştık ya bu insanların hayatlarımızı mahvetmesine, diye düşünürek yola devam ettim. O sırada garip bir şey oldu. Yaklaşık 4 m enindeki koskocaman yolun  her tarafı boş olmasına rağmen, seninle karşı karşıya geldik. O zamana kadar varlığından haberdar olup olmadığımdan emin değildim. Seninle hiç konuşmamıştık. 2 sene olmuştu, birbirimiz için sadece sınıfta boş sıraları dolduran iki insandık. Selam diyen bir gülümseme ile yanımdan geçmiştin aslında yine hiçbir şey olmamıştı ama bu sefer o kadar olmuş gibi hissettim ki anlayamamıştım. Kendimi biliyorum, anlayamadığım şeylerin varlığını da kafama takmazdım ama senin etki alanındayken bütün süper güçlerim emilmişti. Sarı saçların, renkli gözlerin, bu coğrafyaya ait olmayan o muazzam yüz şeklin, hepsi birer sanat eseriymiş de ben o zamana kadar sanatı sadece cümlelerimin içinde kullanmışım, sanattan anlamıyormuşum, dedirtmişti bana. Gidişini izledim.

Birkaç dakika sonra gerçek dünyaya döndüm, bu güzel anda yine hiçbir şey olmamıştı. Sadece olmuş gibi davranmıştım yine. Hayatın acımasız bir tokatı, o zamana kadar izlediğim aşk filmlerinin saçma klişelerinin kalbini kırmıştı. Umarımn hiçbir şey olmayan ama bir şey olmuş gibi gözüken bu ufak anda kelebek etkisi ilk defa benimle dalga geçmeyi bırakır, dedim. Aslında hiçbir şey olmayan bu anda, bir şeyler olmuştu. Sen sıradan bir günde elinde poşetle yürürken, varlığımdan haberdar oldun ve ben de bu sebepsiz yürüyüşümün sonucunda, senin varlığından haberdar oldum ama hayal kurmaktan vazgeçtiğimde aslında ikimiz için hiçbir şey olmamıştı. Sadece sıradan bir yürüme halindeyken, gülümsedik çünkü zihnimizde tanışmıştık. Afrikadaki küçük bir kelebeğin kanat çırpışının, bizim aşk hayatımızın başlangıcına hiçbir etkisi yoktu çünkü hiçbir zaman aşk hayatımızın başlangıcı olmadı.

Cuma, Ekim 20, 2017

Low-life olmayı bile beceremedik ey halkım!

My low-life gang.
350 milyon yıl önce.
Evden sigara almak için bile çıkmaya üşenen gençler olarak, kaldırdık başımızı ileriye.
Zorlu bir maratona girdik.
Fatboy slim'den '' right here, right now'' eşliğinde..
Arkadaş maratonu tamamlayamadan sızıp kalınca, ben de devam edemedim tabi. YOKSA KESİN İÇERDİM.

Aklımızda kalan tek anektod ise, bakkalın önünden geçemeyeceğimiz oldu. 
Biraları alırkenki muhabbet:
- Selamın aleyküm abi, biz şimdi sana 10 tane depozitolu şişe vereceğiz. Karşılığında da bir kasa bira alacağız.
+ Ne?! Nasıl yani?
- Yok yani üstüne de para da vereceğiz ama kasasını da istiyoruz biranın.
+ Tamam gençler. Ne oldu parti mi var? :D ( aynen bu sırıtışla)
- Yok valla biz içeceğiz.
+ Oha. Tamam yarın isterim ama kasamı.
- Rahat ol abi yarına kasa elinde. Depozitolarıyla birlikte.

Dolayısıyla low-life* olmayı bile beceremedik.

*low-life: ingilizcede sokak serserilerini, kapkaçcıları, pislik herifleri, mafyayı, vs. kapsayan gruba verilen genel isim.


Perşembe, Mayıs 18, 2017

Türkçede erillik dişilik

Bazı yabancı dillerde karşılaşılan nesnelerin eril veya dişil olması, güzel türkçemizde olmadığını düşündüğümüz bir kavramdır. Hatta böyle yabancı dilleri öğrenen arkadaşlarımız ve yakınlarımızın canını sıkan "sapık bunlar! kravatın da cinsiyeti mi olurmuş?" gibi tepkiler vermesine yol açan bir durumdur. (bkz: almanca) (bkz: fransızca ) (bkz: rusça)

Halbuki cümlelerimizin gizli öznesi gibi nesnelerimizin de gizli cinsiyeti bulunmaktadır. Biz sadece, pratik olduğumuzdan ötürü artikel gibi dandik işlerle uğraşmamaktayız. Ama bu sizi yanıltmamalıdır. Söylediklerimi bir kaç örnekle açıklayayım:


Türkçe'de nesneler tekil halde dişil durumdadır. 

Ör:
"-ne olmuş bu kaleme?"
"-ne var ki?"
"-amına koymuşsun"

Ör-2: 


(kapı çarpar)

"-hay amına koyiim senin gibi kapı" 
ya da "hay sikiim senin gibi kapıyı"

Nesneler çoğul halde eril durumdadır. 

Ör:

"-naapmışsın walkmanime? ne hale gelmiş bik bik bik..."

"-yeter be walkmenler siksin seni"

Gördüğünüz gibi 'walkmanler' eril hale geldi.


Bunların yanında Türkçe'de başka bir dilde rastlamadığım (elbette başka bir dilde de bulunabilir) sahipliğin erilliği ve dişilliği vardır. 

Bunu da böyle bir örnekle açıklayabiliriz:
sahipler kibar/resmi konuşmada nötrdür: "onun bilgisayarı"

Az kibar/sinirli konuşmada erildir: "eşşoğlueşşeğin bilgisayarı" //gördüğünüz gibi sahip eril oldu


Kaba/çok sinirli konuşmada dişildir: "siktiğimin/amına koduğumun bilgisayarı" //sahip dişildir.

Pazartesi, Mart 20, 2017

İtiraf ediyorum: Bu hayatımdaki gördüğüm en kötü itiraf

Bu bir seni seviyorum mesajı değil. Bir itiraf, bir günah. Günahı kendi vücudumdan atıyorum bunun sebebi de yeterince kirletmediğim yerlerim kaldıysa onların sıhhati. Çünkü sen içimde bir virüs gibisin. Yani aslında sen değilsin, senle yaşananların pişmanlığı. Böyle diyince suçlu ilişkimiz gibi geliyor di mi? Hayır, biliyorum bunu yapan benim. Bir nevi intihar etmek gibi. Güzel giden her şeyi mahvetmek istiyorum, içimde benim mutsuzluğumdan beslenen bir şey var. Genelde o benden baskın geliyor, kırgınlığımı bir silah olarak kullanıyor olabilirim. Haklıydın sen hep, içimde nefret edilesi bir taraf var, sen bunu yüzüme demiyordun ama ben anlıyordum, sonradan anladım aslında, sevgin her zaman nefret edilen tarafıma katlanıyordu, ama derler ya bir taşı sürekli damlayan suyun altında bıraksan taş delinir, haklılar ben senin senin sevgini deldim. Sonra o boşluktan nefretim aktı, sana zarar verince de doğal olarak kendini savundun. Şimdiki aklım olsa demek kadar absürt bir şey yok aslında haklısın bunda da... akıl bana ait,o zamanlarda da aklım vardı ve akıllı davranmalıydım. Şimdi akıllanmanın tek faydası daha fazla acı çekmek. Fayda derken belki ironi yapıyorum bilmem. Kendimi pek bilmiyorum artık, tanıdığım o adam değilim hiç. Paralel evrene inansaydım, seninle evlendiğimiz paralel evrene geçmek için uğraşırdım. Mesela bunu tanıdığım adam düşünmezdi.

 Bu itiraf sana asla ulaşmayacak, biliyorum. Eskiden olsa denize bir şişe atar, içindeki mektubun sana ulaşmasını beklerdim, ordaki ihtimal daha fazla, sosyal medya sağolsun artık var olan insanları yok edebiliyoruz. Sen de beni yok ettin işte, garip cidden, aciz kalmak buymuş. Şimdi siz bunu okurken, ya acaba benden mi bahsediyor derseniz (nolur demeyin sebebi bariz), gerçekten bunu okumayacak birine yazıldı, cidden okumayacak. İmkanı yok, dediğim gibi denize atılan şişenin ihtimali bundan yüksek. 

Aşk artık dillere pelesenk. Bu bir aşk itirafı da değil zaten, bu yazının içinde gram aşk yok, o yüzden tavsiye için pek sallamayın. Dostlukta yok bu yazıda, bu yazıda örnek alınacak hiçbir şey yok. Ciddiyim, bir insanın yaşadığı tecrübeleri okuyup ondan örnek almak kadar saçma bir şey yok, varoluşunuza ihanet etmeyin. Sonsuza kadar acıdan ve pişmanlıktan kaçamazsınız, denemeyin. Nasıl uyuşturucuyu merak ediyorsanız, bunu da merak edin. Bazıları uyuşturucuyu dener ve bir daha kullanmaz. Belki sizde biraz acı çeker, biraz pişman olur ve bir daha bunları yaşatacak şeyleri kullanmazsınız ama cidden örnek almayın. 

Ben ne ara size tavsiye vermeye başladım ya, bu bir acı itiraf yazısı olacaktı halbuki, bu iyiliğimi de unutmayın. Karşılık beklediğim için değil, iyiliklerimi unutup, iyi bir insan olduğumu unutuyorsunuz. İki hatayı üst üste yapıyorsunuz ve sonra suç bende oluyor. Çünkü beyninizin çalışma şekline itiraz ediyorum, alınıyorsunuz. Alınmayın, hepimizin beyin kapasitesi düşük, aklımız olsa birazcık şu dünyayı mükemmel bir yer haline getirirdik. Artık ben de itirafa dönemiyorum, yazmakta istemiyorum. Bunları onun kulağına fısıldamak istiyorum   (olmayacak bir şey daha). Hatta o kızı, rüyalarımdan çıkartıp gerçekleştirmek istiyorum ( gerçekleştirmek derken, gerçek haliyle karşımda olmasını diyorum,  açıklamaya çalıştıkça salaklaşıyor cümle biliyorum). 

Şimdi ne yaptığımı merak ediyor musun? Hiç mi merak etmiyorsun? 
Peki. Söylemem ben de o zaman. Ama cidden çok eğleniyorum. Her şey depresif bitmiş olabilir ama hayat zaten yeterince depresif, üstüne bir de ben eklersem nasıl tahammül edilebilir? Bu yüzden eğleniyorum demiyorum, vücud kendisini eğlendirmeyi biliyor. Doğal bir şey yani, sonsuza kadar acı çekmiyorsun. Bi ara çekiyorsun, geçiyor. Hiç acı çekmeden de bitmiyor, hep acı çekerekte bitmiyor. Bir şeylerin başlaması için bitmesi gerekiyor ( hem klişe hem de paradoks bir cümle).
 O zaman itirafımı şunlarla bitiriyorum: 


Senden sonra, ben...
Biraz kilo verdim, yürüdüm aslında.
Filmler seyrettim arkadaşlarımla.
Onlar hazır. Gerektiği yerde, gerektiği anda.
Verilen sözlerden tutulamayanlar çok olsa da.
Biraz ara verdim hep aynı kalmaya.



Salı, Ekim 04, 2016

Hayaldi gerçek oldu!

Gecenin ısısı, kulaklarındaydı. Balkonda, soğuğa karşı direnmek ne derece mantıklı belki bir şeylerden kaçmak için iyi bir yer, diye düşündü. Kulakları artık donmuş, duyma işlevini yitirmiş gibiydi. Belki de, bu onun yalnızlığının sesiydi. Hiçbir şeyi duyamadığı...
Yapayalnız bir insan olmanın en kötü yanı aslında yapayalnız olmak değildir, yapayalnız bir insan çaresizdir ve bütün çaresizler zamanla kötü adam olur ama bütün iyi adamlar kazanırdı filmlerde. Gerçekte ise iyi adam yoktu tam anlamıyla. Bu yüzden her zaman kötüler kazanıyordu. Çünkü herkes kötüydü. 

Bu düşüncelerden sıyrılmak istercesine etrafına bakındı. Ne yapacaktı? Beynini mi söküp atacaktı? Yaşadığı her yalnız saniye boyunca, bu beyin ona yük olmuştu. Sürekli düşündü, düşündü, düşündü. Her düşüncesi bir kaybedişdi aslında. Okuduğu onca iyi yazar bir çırpıda mahvolmuştu. O da mahvolmak istiyordu. Yaşadığı hayat, sefillikti. Her yeni bir gün ona bir yüktü. Neden yaşadığını düşünen bir insandan ne beklenir? Bu güzel söz, ona aitti. Hani ölmeden önce son kez yaşadığına şahit olduğunu kadının, onun üstünden yıllar geçti. Atlatmıştı çoğu şeyi. Belki de yalan söylüyordu kendine. Her gün onu hatırlayarak, nasıl atlatmıştı yaşananları? Atlatmamıştı tabii ki. Sadece vazgeçmişti. Çünkü artık yapayalnız bir sefildi. Ne kimse için önemi vardı, ne de kendi için.

Eskiden olduğu adamı düşündü. Mutlu, huzurlu, başarılı, kendini eğlenmeye adamış, yanındaki kadının saçlarını okşayan bir erkek. Ne değişti? Kız önce saçlarını kesti, sonra ağzına bir maske taktı, nefes almayı bile beceremeyen bir et çuvalına dönünceye kadar onu izledi. İzlemekle yetindi. Üzülmek istedi ama üzülemedi. Onu bu hale getiren ne de olsa kızın kendisi değil miydi? Evet, oydu. Her gün kendi öldürmek için çabalayanda oydu. Peki, böyle acı çekerek ölmesi ona ne kazandırdı? Hiçbir şey.

Boşver, diyerek iç geçirdi. Şimdiye bakmalıydı, bitik haldeydi. Ölüm fermanını padişaha zorla imzalatmış gibi. Bu berbat şehir ve insanlardan kaçmalıyım, dedi. O kadar sesli söylemişti ki bunu şehir ona sövüyormuş gibi bir gürültüyle yankılandı. Dışarıya çıkıp baktığında kimseyi görmedi.  Yine delirdiğim o güzel gecelerden biri, şükürler olsun, diyerek içeriye geçti. 

Yatağına yattı. Gözlerini kapayıp, güzel bir kızla tanıştığını hayal etti. Hayatının son zamanlarında, torununun elini sımsıkıca tutan bir dedenin hırsıyla, hayallerine sarıldı. Kız güzeldi, çok güzeldi. Ama toplumun güzellik yargılarına aykırı bir güzellikti. Aslında en güzeli de bu, dedi içinden. Ne plastik bir kadındı, ne de insanlığın bir hatası. O aslında dünyanın en güzeliydi. Koskocaman dünyanın..
Onunla bir sergide karşılaşmıştı, amatör yazarların kendi dergilerini yüksek zümreye sunduğu o sergilerden, sektörün içindeki insanların, genç yetenekleri inek gibi sağabilmesi için yapılan sergilerden. Kendisi yıllardır bir şeyler yazıyordu. Bir zamanlar iyi bir yazar olacağına inanmıştı bile. Sonra ise şimdi ki rezilliğe evrimleşti hayatı. Orda tanımıştı, o sarı saçlarını ilk gördüğünde kızın, inanamadı. İlk defa bir saç bu kadar güzeldi. İnanamadı, öylece baktı. Gün batımını izleyen bir çiftin pür dikkatiyle izledi onu. Her hareketi ezberledi, sanki ertesi gün kız bu konudan onu sınav yapacakmış gibi. Arkadan bir ses gelmesiyle, kızın dönmesi bir oldu. Bu ani dönüş, hazırlık yakalamıştı onu. Zaten sesi de çıkaran oydu, arkadan bir çocuğun küfürlerinin, bir şiir dinletisi etkisi yaratması. Çocuk, kızın yüzünü ilk o şiir de gördü işte. Ne güzel şiirdi o. Okunmaya doyulmayacak, yazılmaya doyulmacak. İşte fırsat buydu, bu bakışmalar kızla konuşması için fırsattı. Ürkek adımlarla yaklaşmaya çalıştı, beceriksizliğin o eşşiz rezaleti, çocukta o kadar tatlı duruyordu ki kız bile gönlünü kaptırmaktan uzak kalamadı.


Paaaaat! 
Dışardan gelen ses, hayalin en güzel yerine denk gelmek zorundaydı zaten, diyerek balkona çıktı. Yine sokak bomboş, yine kimse yoktu. Bir miktar delirdiğini düşünerek, oturdu ve sigara yaktı. Bomboş hayallerin peşinde koşma sefil, diye kendine kızdı. Ama içinden bir ses, hayallerinin gerçek olduğunu düşünmesini söyledi. 

Günler geçti, aylar geçti. Hala aynı tas aynı hamam, yaşamaya devam etti. O gün babasından bir jest gelmişti evladına, ne kadar da sert biri olsa, erkeğin dilinden anlardı babalar. Ona istanbul bileti almıştı, kendi oğluna. Git ve eski arkadaşlarını gör. Herkes seni merak ediyor, diyerek gazladı evladını. Dönüp babasına bir şeyler demek istedi ama ağzını açmaya hiç mecali yoktu. İçten içe hangi eski arkadaşlar, diye sordu. Ama ilk defa istanbula gitmek için heveslendi. İstanbula en son gittiğinin üstünden 10 yıl geçmişti, neler değişti orada sorusunun merakı içini sardı. Kadıköy'de yine sarhoş olabilir miydi? Kız kulesine bakıp yaşanmış yaşanmamış her şeye sövebilirdi miydi? Taksim'de köşe başındaki o herkesin sevgilisi kadınların ilgi odağı olabilir miydi? Bu sorularla günler geçti, vakit geldi. Uçağa bindi. İstanbul'da indi. Havaalanından direk Kadıköy'e geçti. Barlar sokağı'nda dolanırken bir afiş dikkatini çekti. Gidip yaklaşıp baktığında, bunun bir sergi afişi olduğunu anladı. Siktir et ya, buraya bunun için mi geldim ben, dediğinde hayal ettiği hiçbir şey aklında değildi. Aynı afişe bakan bir çocuk daha vardı. Yanındakinin varlığını hissetmemişti bile , hala aynı şeye sövüyordu kendince. İçinden edebiyata sıçayım, dedi. 
Yanındaki çocuk, pis bir sırıtmayla:
- Oğlum, bunu sen bile diyorsan, harbiden kahrolsun edebiyat!
Bu anı çıkışın sebebi, aslında içinden söylememiş olduğu cümlelerdi elbet ama söylenenlerin arasındaki bir cümle dikkatini çekti:
- Kahrolsun edebiyat! 
- Kahrolsun lan tabii, sen yıllardır edebiyatla uğraş, Antalya'da ilk fanzin sergisini yap, sonra o gün yanında duran çocuğu tanıma.
- Ne?! 
Bu çaresizce cevabı o kadar kötüydü ki yanındaki çocuk dakikalarca kahkaha attı. Belki de tanınmamanın verdiği pis duyguyu, kahkaha ile örtmeye çalıştı. Bilemezdi.
- Sen beni tanımadın, ama ben seni tanıyorum. İlk tanışmamızdaki gibi kardeşim. Sen hala burnu havada bir piçsin, bir insan gram mı değişmez ya? 
- Yanlışın var, çok şey değişti. Mesela tipim, eskiden az çirkindim, şimdi daha çok çirkinim.
- Hay, ağzına sıçayım! Edebiyata sövüp  eski moda yazar esprileri yapma. Piçsin, piç kal. Şu sergi. Bilirsin bu ortamları. Hadi gidelim şu sergiye, belki o eski güzel günleri hatırlarsın. 
- Tamam, gidelim de önce önemli bir şey söylemem lazım.
- Neymiş?
- Bir sigara versene be.
- Hahahahahah! Bok alırsın koçum, devir değişti. Eski piçliğine döndüğü görmek güzel ama sıkıntı var, bende artık senin kadar piçim. 
- Burada tek sıkıntı var o da asla benim gibi güzel uzun saçların olmayacak.

Muhabbet devam etti, muhabbet ede ede yürümeye devam ettiler. Serginin olduğu yere geldiklerinde, ellerindeki yarısı içilmiş sigaraları, aceleyle içtiler. Sigara izmaritini eski günlerdeki gibi yere atıp, ayakkabının ucuyla söndürdüler.  Giriş kapısına geldiğinde yanındaki çocuk:
- Sıçayım böyle edebiyata demek isterdim ama...
- Ama? 
- ...
- Oğlum söylesene. 
- Edebiyat olmasaydı, şu güzelim sarışın kızı göremeyecektin. Hahahahah!





Salı, Eylül 06, 2016

Dostoyevski orospu çocuğu, Oğuz Atay yavşak, Althusser şerefsiz, peki ya ben?

Oley be! Yıllar geçtikçe ben de bir şeyler yapıyorum, kendimi geliştiriyorum falan. Ama durun! Bu bildiğiniz gibi bir şey değil. Bir click bait değil. Olması imkansız. Ben sizi hiç kandırır mıyım? Gerçekten de Dostoyevski orospu çocuğu, Oğuz Atay yavşak, Althusser şerefsiz. Bana inanmıyorsanız bu adamların yaşam hikayelerini araştırın. Bana inananlar için kısa bir özet geçelim.

Mesela Dostoyevski, Rus edebiyatına peşkeş çektirmiş bu adam. Valla tövbe estağfirullah, değişik şeyler yazmış. Psikopatımsı böyle. Tutturmuş bir suç ve ceza. Dostoyevski sen hiç Türkiye'de yaşamamışsın, çok cahil kalmışsın. Burada suç ve ceza yan yana gelemez.. Neyse konumuz bu değildi zaten, hemende gaza geliyorum ben. Dostoyevski, epilepsi hastası, homofobik ( bak sen şuna, lgbt diye bağır ulan!), aynı zamanda iflaz olmaz bir kumarbazdı. (ŞOK!  ŞOK! ŞOK!)


Hey seni unutmadım! Seni evet, sen. Oğuz Atay. Oğuz Atay, yazdı tutunamayanları. Aslında haklısın, sen bu hayata, karına ve adamlığa tutunamamışsın. Sevdiği kadına yakın olabilmek için sevdiği ve evli olduğu kadından boşandı. ( Hmm..) Sonra bu yetmemiş gibi sevdiği ama boşanamayacağı kadına yakın olabilmek için sevdiği ama boşanamayacağı kadının kocasıyla yakın arkadaş oldu. Sırf onu daha fazla görebilmek için. (Ama ne kadar güzel aşık işte, aşkı için neler neler yapmış.)


Salinger, o meşhur olan işte . O münzevi yaşam tarzıyla tanınan. Salinger kırk yıl boyunca evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare fotoğrafı bile çekilemedi. Artık adam zihinsel olarak nasıl bir hale gelmişse, düşün abi. Lan kırk yıl dışarı çıkmıyorsun! Kırk yıl lan! Yazıyla anlamadıysan bir de sayı olarak yazalım. 40! 40!
Yani Devlet Bahçeli, bu adamı görse MHP'nin fahri üyesi falan yapar herhalde. Ne diyelim sen de salakmışsın be Salinger abi.


Yusuf Atılgan, hani o Türk Edebiyatına çeki düzen veren, Türk edebiyatını büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgi dolu hale getiren o muhteşem insan, Anayurt Oteli gibi bir başyapıt yapan adam. Aylak adam gibi bir kutsal kitap yazan adam. Yusuf Atılgan gitti, insanlara küstü. Sadece arkadaşlarına değil, komple doğmuş, ölmüş hatta doğmamışlara bile küstü. Sonra gidip bir köye yerleşip, tek bir satır cümle yazmadan otuz yıl çiftçilikle uğraştı. Yusuf abi, sen nesin abi? Emeklilik hayalleri kuran memurların hayalini çalmışsın, yakışmamış abi sana. Yani senden öğreneceğimiz çok şey var diye düşünüyorduk biz, sen de onlar gibi çıktın abi. Olmadı abi. Geçelim..



Althusser... Niye sırıtıyorsuna abi? Noldu? Ben, diğer üstadlara sövünce bakıyorum pek hoşuna gitti. Sırıtma abi. Sen hiç masum değilsin. Sen zaten buradakilerin en sefilleri arasındasın abi. Bak ne güzel, elli yıldır birlikte olduğun ve taptığın bir eşin var, kitap mitap yazıyorsun. Tamam abi, hayat boktan biliyoruz. Hepimiz aynı bokta yaşayıp, aynı boku yiyoruz ama. Ne gerek var abi? Zaten elli yıldır katlandığın bu boktan hayata ve aynı senin gibi elli yıldır hem bu hayata hem de sana katlanan bu güzelim ablayı, canımız Helen'imizi, bir sabah uyanıp niye ellerinle boğuyorsun abi? Hangi akla mantığa sığıyor bu? Yani, bu boktan hayata seyirci kalmaması için yaptım falan deme abi, Sefilsin, o kadar sefilsin ki kendini öldüremiyorsun bile zavallı kadının canını alıyorsun.


Ama başlıkta Althusser sondu. Hayır canım, Althusser son değil, hatta hiçbir zaman bunların sonu gelmeyecek. Ama sonu geldiğini varsayarak devam edelim biz.

Ya da vazgeçtim, daha bahsedilmesi gereken birkaç kişi daha var.

Stephan Zweig, tıpkı Althusser gibi yaptı. Ama ondan daha yürekliydi, eline aldı silahı, önce karısına sonra kendisine. Bam! Bam! Vurdu. En azından kendini de öldürebilecek kadar cesurdu ya da salak. Orasına siz karar verin.

İnsan ırkına güveni öylesine çok kaybolan her insan, niye intihar etmek düşüncesiyle doluyor? Anlamıyorum. İnsan ırkı pislik, şerefsiz, göt, yağcı falan filan da arada güzel şeyler, güzel insanlar da var. Onlara haksızlık etmiyor musunuz? Onlar sizin gibi korkak değiller, onlar bir şeyler düzelsin diye uğraşıyorlar, canlarını korkak bir şekilde değil, kitleler için örnek olacak kadar cesur bir şekilde kaybediyorlar. Mesela Walter Benjamin.
Bünyamin abimiz eline alıyor silahı, gidiyor Fransa sınırına ve orada kafasına sıkıyor. Niye Fransa sınırı bilmiyorum ama bir sebebi vardır ve o kadar önemsizdir ki biz onu siktir edelim.


Hemingway yalancı bir pislikti. Jean Genet, gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı. Ömrünün yarısını hapislerde çürüttü, yarısında da bir şeyler yazıp çizdi. Yani, bir şeyler yazıp çizmeseydi, bir boka yaramayan, boş bir insan gibi ölecekti Jean Genet. Şimdi de çokta bir önemi yok aslında. Yazdığı Balkon oyunu dışında diğer yazdıklarını beğenmiyorum.

Yani gördüğümüz gibi, gerçekten de Dostoyevski orospu çocuğu, Oğuz Atay yavşak, Althusser şerefsiz vs. Bu muhteşem eserlerin sahibi yazarlar, muhteşem akıllarının yanında muhteşem de birer pisliklerdi. Yaptıkları çoğu şeyde mantıklı davranmamışlar ancak yazdıkları şeyler ile yaptıkları şeylerin önüne geçmiş hatta yazdıkları sayesinde kendilerinden bin kat daha iyi insanlar için yol göstermişler. Siz bir de beni beğenmezdiniz, beğendiğiniz insanların beğendiğiniz tek şeyleri onların zırvaları arkadaşlar. Zırva diyorum çünkü, zırvalamamaları için böyle boktan yaşamamaları gerekiyordu.

Ben zırvalamak istemiyorum, ilerde eğer birisi benim hakkımda bir şey yazma ihtiyacı hissederse, arkamdan orospu çocuğu, yavşak veya şerefsiz diyebilsin istemiyorum. Bu yüzden bu anlamsız hayata, bir anlam yükleme işinin bende bittiğini ve eğer ben istersem kendi hayatımın güzel, düzgün, yaşanabilir ve keyif alınabilir olabileceğini biliyorum. Siz de bilin ve siz de güzel, düzgün, yaşanabilir ve keyif alınabilir bir hayat yaşayın.

Pazartesi, Ağustos 22, 2016

Gerçeğe Hazır Mısın?


Ortalık kapkaranlıktı, hava ise biraz serindi. Hissedilen serinlik ve yüksekten düşmenin vermiş olduğu o sürtünme ısısı birleşmişti. Zıtların uyumu gibi, erkek ve kadın, siyah ve beyaz gibi serinlikte ısı ile birleşmişti. Uyum, güzel gözükse de düşen için bu umursanacak bir şey değildi. O, bir şeylerden kurtulmak için düşüyordu yüksekten ama kurtulmak istediği şeyler onun peşinden geliyordu. Bunun en güzel tasviri, onu insan yapacak şeylerin o olmasıdır. Bunun farkında olmayanlar, aynı bu adam gibi ahmakça bir hareket yapar. İyi ya da kötü, yaşanılan her şeyden kurtulmanın bir yolu yoktur. Ne ölüm ne de yaşam...

Ne diyorduk işte? Düşüyordu aşağı doğru. Düşmeye devam ediyordu. Düşerken düşündüğü şeylere harcadığı vakit o kadar çok uzun gelmişti ki galiba beyni ilk defa bu kadar yorulmuştu. Yani ilk defa tam randımanlı çalışıyordu beyni. Diğer önemli organı gibi değildi. Ona sürekli kan gidiyordu. Sürekli dik geziyordu. Çaaat!!

Acı bir bağırış... Korkunç sesler ve ağlayan insanlar.

Hayır, hiç biri yoktu. O kadar zavallıydı ki intihar ettiği anda bile kimse onu sikine takmamıştı. Bu zamana kadar önemsiz şeyler yapan birisi, ne bekliyordu ki? Yapayalnız ölecekti çünkü sefil bir piçti. Anlamsız her şey için anlamlı olan şeyleri harcayan biriydi. Sorsaydın sefil olduğunu kabul etmezdi çünkü ahmak bir insanın egosu onu çelik yelek gibi eleştirilerden korurdu. Ne kadar ironikti, bu zamana kadar yalnız olmayı umursamayan o salak, yere düşüp ölmediği zaman yanında birisinin olması için yalvardı asfalta. Asfaltan başka inandığı bir şey yoktu. Düşmüştü ve onu acıtan asfalttı. Ondan korkmasına rağmen, ondan uzaklaşamıyordu. Bunun çok doğaüstü bir şey olduğunu düşünmeye başladı. Asfaltta kızmıştı ve onu kendisine bağlamıştı sonuçta, değil mi?

Düşmüştü ve onu acıtan asfalttı. Ondan korkmasına rağmen ondan uzaklaşamıyordu.


Adam düşüyordu, elindeki birayı kafaya dikip sonra kahkahalara gömüldü diğer oturan adam. Bu zamana kadar sarhoş olmaması gereken tek zamanda yine sarhoştu adam. Ve bu sefer etrafında gerçekten önemli bir şey olmuştu, adım atması ve kurtarması gereken bir şey. Ama yapmadı.
Çünkü kafası güzeldi ve hayal gördüğünü düşünüyordu. Yakışıklı, zengin piçin biri intihar ediyordu. Kendisi gibi fakir, sefil, leş kokulu bir hıyar ise birasını yudumlayıp buna gülüyordu. Ne kadar ironik diye düşündü adam. Ve sonra adama bakıp ayağa kalkmaya çalıştığını görünce kahkahalar ile gecenin sessizliğini şu cümleler ile bozdu:
'' Hahahaha amuğa koyam, o kadar yüksekten düşüp bir de ayağa kalkmaya çalışıyor kodumun salağı. ''



Asfaltta bilmiyor ki ne yaptığını, bilse öldürür müydü adamı? O yıllar önce birkaç yaratıcı sayesinde yere koyulmuştu. Onun görevi, onlara itaat edip, arabalar için kolaylık sağlamaktı. O masumdu. Başka bir derdi yoktu. Sadece arabalara itaat edip, yaratıcılarına hoş gözükmeye çalışıyordu. Ne kadar da masumdu oysaki o asfalt. Onun yaratıcıları da, arabalar da, asfaltta masumdu ama o adamı öldürmüştü. Öldü o adam. Onu öldüren de o asfalttı aslında. O asfalttın öldürmesine sebep olan da yaratıcısıydı. Ve o adamın ölümüne tanık olup, hiçbir şey yapmayan o adam, başkalarına gidip, asfaltın ve asfaltı yapanın ne kadar masum olduğunu anlattı.

Pazartesi, Mayıs 30, 2016

Kendini kendine kanıtlayabildin mi?

İyi geceler, iyi akşamlar, iyi öğlenler, iyi sabahlar...
Günün dört parçası vardır ve hepsi için " iyi " temennisinde bulunuruz. Hiçbir zaman iyi olmaz diye düşünmek mantıksız olsa da mantık ile ilişiğimi çoktan kesmiştim. Doğal olarak benim için bu dört parçanın iyi geçmesi mümkün  değildi. Ben çoktan karar vermişim iyi geçmesin diye. Hayatımda olacak çoğu duygunun, sebebi de sonucu da benim. Sebep çok basit, ertesi gün yaşamak için bir bahane daha üretmek...
Sonuç çok basit, dün yaşadıklarının hiçbir işe yaramadığını görüp ertesi gün denememek. 

Bu eksende gelişen bir hayatın kişiliğime, duygularıma, benliğime,  çevreme, sosyal ilişkilerime katkısı olmuyor, katkısı olmadığı gibi beni bir çukura sürüklüyor.
Mesela kişilik, kişilik olmadan da insanlar bir şeyleri halledebilir. Bunun sebebi ilkel düşüncelerin yok olmamasıdır. İlk çağlarda insanlar kişilik kavramı üstüne yoğunlaşmadığı halde yarın için bir sebep buluyordu. Çağımızda bu mümkün değil, gelişen her şey insanın ilkellikten uzaklaşmasına sebep olur, bu yüzden insanlar var olduğunu kanıtlamak için kendine bir kişilik oluşturuyor.

Mesela duygular, ilkel insanlar duygulara ihtiyaç duymuyordu çünkü ortada ne bir dil, ne bir sosyal yaşam, ne de bir sanat vardı. Kendini ve aileni doyur, onları vahşi hayvanlardan koru, çocuğunun neslini uzatabilmesi için koru gibi şeyler. Çağımızda insanlar var olduklarını kanıtlamak için duygu sahibi olduğunu gösteriyorlar. İyi veya kötü duygular. 

İnsan yaşadığına inanmak istiyor. Halbuki ben inanmıyorum. Biyolojik olarak yaşam sahibi bir canlı olsam da sadece biyolojik bir varlık değiliz. Bu yüzden insan temel ihtiyaçlarını rahatça karşıladığı sürece yaşadığına inanamıyor. Ben mesela. 
Senin yaşadığına inanman için bir tutkun olmalı, temel ihtiyaçlar dışında başka bir ihtiyaç bulmalısın. Kimisi bunu resimle, müzikle, tiyatroyla; kimisi bunu parayla, güçle, şöhretle gideriyor. 

İnsanlar aç varlıklardır. Bir mantar gibi bulunduğu yeri sömürüp yok eder. Doymak bilmez bir açlık...

İlk çağlarda bu yemek bulma ve korunma açlığıydı. Dünyayı tüketecek bir açlık. Tek destek, üremekti ve insanın en iyi yaptığı şey de buydu.
Üremek..
Üredikçe, yok etti.
Yok ettikçe, yenileri çıktı.
Yenileri çıktıkça, yok etti. 
Ve eninde sonunda yenileri çıkmayacak kadar çoğaldı.

Günümüzde bu açlık başka şekillerde kendini gösteriyor.
Mesela paraya aç insanlar, ne kadar parası olursa olsun doymuyor, bulduğu bütün kaynakları yok ediyor, para uğruna

Mesela güçe aç insanlar, daha fazla güç için daha fazla katliam yapıyor ama bunu yaparken hiç düşünmüyor, rahatsız olmuyor çünkü yaptığını kendine çok doğal bir şey olduğu üzerinde kandırıyor.
 
Bunu iyi örnekler ile de gösterebiliriz.
Çoğu yazar, çoğu ressam, çoğu şair hepsi üretmeye açlar. Gerçekten bu tutkuya sahip olanlar, dünya yok olana kadar üretmek istiyor. Veya bilim insanları...


Sonuç olarak; insanın var olduğunu kanıtlaması için bir sürü yol var. Bunları size anlatıyorum, umarım siz kendinize bunları kanıtlayabilirsiniz. Ben kendime kanıtlayamıyorum, bu yüzden size çok ihtiyacım var.

Cuma, Mayıs 06, 2016

Neden?

Milyonlarca kez, herkes tarafından, herhangi bir konu için soruldu bu soru. Her seferinde başka bir cevap aldık. Her seferinde başka bir şekilde kandık bu cevaplara. Hep kendimizi kandırdık ya da başkalarını. Kimse inkar etmesin, hepimiz neden sorusunu sordurtacak hareketler yaptık. Yanlış ya da doğru...
Problem bu değil aslında, yaşamanın altın kuralı öğrenmek zaten, bütün canlılar öğrendiği için yaşayabilir. Öğrenmek içinde hareket içinde olmak gerekir. Bazen ölmek bile öğrenmektir. Ölmediğim için bilemeyeceğim. Yani fiziksel olarak ölmedim. Bir şekilde öldüğüm ve öldürdüğüm şeyler oldu. Bunların hepsini yaşam içerisinde doğal karşıladım. Bazı şeyleri çok zorlaştırdım. Basit şeyleri yokuşa sürdüm, kendimi zor içinde beceriksiz buldum. Üzüldüm, yıkıldım. Zoru başaramadım, imkansız nedir bilmiyorum. Peki neden...



Neden?! Neden zorlaştırdık? Niye? Ne amacımız vardı ki? Neden basit yaşamadık? Neden yiyip içip sıçıp yatmadık? Neden öğrenmek istedik? Gerçeği bilmek bizi ne hale getirdi? Mutlu muyuz? Zerre değil. Ama ne güzel biliyoruz, değil mi? Çok zeki varlıklarız aman çok sikimde. Tek hücreli olmadık diye çektiğimiz çileyi hak ettik mi? Spermken daha mutlu olmadığımızı kim söyleyebilir? Babamın kıllı daşşaklarında yaşarken... (Yeraltı edebiyatı amk bu, küfür olacak tabii ki. )


İnsanları görüyorum, kendime bakıyorum. Amaçsız bir yarış içerisindeyim. Para için yaşıyorum. Daha iyi bir ev (hapishane), daha iyi bir araba, daha iyi bir kadın, daha iyi zımbırtılar, daha iyinin daha da iyisi olan şeyler, ultra mükemmel olan şeyler, bu mu yaşamak lan? Buysa yaşamak, buysa onca kitaplar yazılan kutsal olgu, sıçayım böyle işe. Paranın tanrıdan daha güçlü olduğu bir dünyada yaşadığımız için bizim önemimiz yok. Şimdi burada chuck palahniuk'culuk oynamak istemiyorum. Sonuçta para şart olan bir şey. Şu koskoca dünyada konuşan tek şey para. İnsanlık, yıllar boyu biriktirdiği zeka, birikim, akıl, bilim, felsefe...
Parayı gördüğü zaman secdeye yatıyor.

Haklısınız, fazla karamsarım çünkü param yok. Param olmadığı için hayatıma karar veremiyorum. Güzel bir konseri dinlemek için param yok. Köpek gibi sarhoş olup, yalan dünyaya kanmak için param yok. Yaşamak için param yok. Bravo, teknoloji çağı çok güzel, hayatlarımızı siktiniz be. Hepimiz tatlı, küçük robotlarız. Koskoca evrende bir hiç olduğumuz halde, korkmuyoruz. Düşünce yetilerimizi Fight Club yalanları ile bulamışız. Yeraltı edebiyatı diye birbirimizi düzüp durmuşuz.
Kız tavlamak için saçma düşünceler bulmuşuz ve bunları sikimize de takmamışız.
Seks için, seks için, seks için, seks için ( Bazıları için bu yazının ana fikri olabilir, bundan sonra tek elle bilgisayar kullanmayın. Yazıktır. Teknoloji çağındayız da abartmayalım.)

Artık sadede gelmek istiyorum. Çünkü bu yazı daha fazla sike takılmayacak kadar sıradanlaştı. Para kazanın gençler, çalışın, bir şeyler yapın ama asla sabit kalmayın. Yunanistan'a gidin, orda bir tane kokteyl içmek için 2 saat çalışın, insanlara yardım edin. İnsanlarla tanışın, yapamayacak kadar korktuğunuz şeyleri yapın. Gri şehirleri siktir edin, yeşil alanları koşun. İlerde şansınız olmayabilir. Bugün karar vermek kolaydır ama uygulamak imkansıza yakın. Ne kaybedersin? Daha iyi bir işin olmasa bile, hayatı yaşamak için para şart mı? Doğanın nimetlerinden yararlanmak için para şart mı? İnsanlarla kaynaşmak için para şart mı? Eğlenmek için para şart mı? Paranın şart olduğu tek şey köleliktir. Araba, ev bunlar para ister. Bunları alıp kölesi olmak istiyorsan, yaşam senin. Ama cennette daha iyisi olacak dersen, senin için üzülürüm. Hayallere göre yaşayacağına gerçeğini yaşa.

Çağımızın en büyük hastalığı depresyon, kurtulmak için doğayla bir olmak gerekir, hayvanları sevmek, onlarla bir yaşam paylaşmak, doğayı sömürmek değil, onu paylaşmak gerekir. Çimlere yatmak, ağaçlara tırmanmak,

Ölüyoruz dostlar, gri betonlar içinde mezarlar hazırladık kendimize ve her geçen gün ölüyoruz. Canlı canlı kendimizi gömüyoruz. Aynı şeyleri yapıp, eve gelince ağlıyoruz. Her hücremizde hırs, stres, kin , nefretle dolaşıyoruz. Özgür değiliz, kendimizi kandırıyoruz. Umarım geleceğimizde her şeyi özgürleştiririz. 
Çıplak olmamızın, deli olmamızın, farklı olmamızın, bağımsız olmamızın, beş parasız olmamızın, iphonesuz olmamızın, starbuckstan kahve içmiyor olmamızın, bunları yazmak zorunda olmamızın garip karşılanmadığı dünyada görüşmek üzere...

Cuma, Şubat 05, 2016

Kontrolsüz Bölünmeler

En büyük değil, tek ilham kaynağım Lanegan'ın "Don't Forget Me" parçasında geçer. Anlamı, "Daha çok susadım ve gidebileceğim hiç bir yer yok"tur. 
Günün başından beri yazmayı düşünüyordum. Ancak annemin tezini çürütemedim. Yeterli alkolü almadan ve hava yeterince kararmadan yazamadım. Denklem basittir: hava kararır, alkol bünyeye girer ve sıkıntılar klavye -çalışıyorsa daktilo- başında kusulur. Ardından yatağım göz kırpar ve sızarım.
Eski arkadaşlarımla buluştum dışarıda, bir iki bira içip eve döndüm. Yemek yedim, kurtlanma başladı...
12'de çıktım evden, sitedeki iki Tekel bayii de kapalı olduğu için aklımdan geçti bu parçanın sözleri. 

Kanserli bir kadınla birlikte oldunuz mu hiç?
Veya o kadının yaşadığı acıyı hissettiniz mi?
Veya, o kadın sizin kanseriniz haline geldi mi? Yani ona tutunmaya, onu yaşatmaya çalıştınız mı?
Ertesinde gördünüz mü, gösterdiğiniz ilgi ve çabaya rağmen, onun fişi çoktan çektiğini?
İşte o fiş çekildiği an, ben kendi fişimi takmıştım. Artık devamı yoktu. Pespaye hayatına o devam edecekti, benimle yatmaya devam ettiği gibi. Hayatımda ilk defa, çarpık bir ilişkideki "fuck up" tarafı ben olmayacaktım ancak "ayrıntılar" vardı. 
Hayatı boşladığından ötürü, har vurup harman savuruyordu. Uyuşturucu kullanacaksa en pahalısına, yemek yiyecekse en lezzetlisine, içecekse en güzeline yöneliyordu. Bana eli boş gelmezdi. O, herhangi bir eğlence dönüşü zilimi çaldığında kapıyı açar, otomata basar ve o merdivenlerden çıkarken bira şişelerinin şangırdamasını dinlerdim. 
Geliş gidişleri, New York'a aldığı uçak biletleriyle sonlandı. Yurtdışına veya yurtdışını gezmeye en ufak bir ilgisi olmayan ben, onunla Amerika yolunu tutacaktım. Şaka gibi... Evet Türkiye dışında bir yerde yaşamak harika olabilir ancak Avrupa'da konaklamalı bir tatil sikimde olmaz ki özellikle burda bile doğru dürüst tatil yapmadığım için... Sadece onun son dileklerinden birine yardımcı olduğumu düşünüyordum... 

O gece... Gerçekten onunla bir ilişkiye başladığımızı düşündüğüm gece... 
Yapmasına en çok tepki gösterdiğim ve sinirlendiğim şeyi yaptı. Kokain çekti, ayakucumda, seviştikten sonra uyuyakaldığımı düşünerek. Kıyameti kopardım ve sıradan, yozlaşmış olduğu düşünülen ilişkiye geri döndük; nam-ı diğer "fuckbuddy"liğe. 
Biraz daha böyle devam etti. Eridiğini görüyordum ama kontrolüm dışında erimesi rahatsızlık vermiyordu. Çünkü kahraman olmamam gereken bir pozisyondaydım, biliyordum. 
Bir gece, kalacak hiç bir yeri olmadığını; gerekirse bende kalabilmek için para vereceğini söyledi. Aklımı kaybetmiştim ve onun bu lanet halinden nefret etmeye başlamıştım. İşte o gece döküldü... "Ben seni hala çok seviyorum" dedi ve ağır konuştum: "Sadece bedava seks benim için, bu yaşadığımız." 
Aramayı kesti, konuşmayı kesti, mesaj atmayı kesti, Muğla'ya gideceğim sabahın gecesine kadar... O gece görüşmek istedi ancak ben kartları çoktan dağıtılmış bir poker masasındaydım, planlarım belliydi. 

Muğla'ya geldim, bu yaşa gelmiş olmama rağmen, Muğla'ya uğradığımda; oradaki akrabalarım tarafından bana harçlık verildi. Hala, onsuz veya onunla, Amerika'ya gitmek için bir şansım vardı. Topladığım harçlığın üzerine biraz kendim koyacaktım, biraz borç alacaktım ve döndüğüm gün Antalya'ya; Amerika'nın yolunu tutacaktım. En azından bu plan makuldü...
Lakin koparılmış bağlar ve geri adımı atılamayacak kararlar(ör: Elveda); ego ve gurur gibi karakteristik birer kütleyle birleşti, hayatımda her zaman olduğu gibi ve kırdım kafayı, her zaman olduğu gibi...

Ne imza törenini görebildiğim, ne de resmi açıklamasını okuyabildiğim bir futbolcuydu. Wesley Sneijder... "Bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray" dedim ve paramın bir kısmıyla, Sneijder forması aldım. Geri kalanını da bir çift Sennheiser kulaklığa yatırıp, "Artık yok, Amerika da yok, kanserli kadın da..." dedim.

Formayı aldığım gün, attığım koca adım sebebiyle mutluydum. Çünkü farkındaydım... Pembe bulutlar ve uçan filleri bir kalemde silecek kadar ağır bir hamle yapıyordum. 

Dedim ya, her zaman kahraman olamam. İlk kez de olsa; kostümümü, üzerine benzin döküp yakmış bir eski kahramandım; "Watchers" filmine konu olacak cinsten rezil bir kahraman... 
Şimdi ne mi yapıyorum? Hala kendimi içinde "yaşamaya" hazır hissetmediğim Antalya'da, evimde, ılıman iklim 10 derece; sitenin, kuşların pislediği bir bankında oturmuş; bunları karalıyorum. Kulağımda Max Payne oyununun soundtracki var; Sennheiser'larımdan geliyor. (Oh evet, harikasın Sennheiser)
Arada aklıma geliyor, burada yediğim sağlam bir iki kazık ve kibar bir iki "siktir" ve düşünüyorum daha ne kadar kaybedebileceğimi. 
Ama farkındayım da bir yandan. Yanlış tercihlerde bulundum çokça, yanlış hayal ve umutlar peşinde koştum, yanlış şeyler de yaptım ki günah çıkarmak değil amacım. Sadece sanırım, artık büyüyorum ve bunu çeyrek asıra yakın ömür tükettikten sonra ilk kez bu kadar net söyleyebiliyorum. 

Evet hala işşizim, evet yaşıtlarım evlendi, evet yaşıtlarım yüksek lisansa geçmeye başladı, evet yaşıtlarım 3000 liradan işe girdi. 
Afedersiniz de, beni karşılaştıracağınız her bireyi, teker teker boyarım ben laciverde. "Onlar benim yaşadıklarımın onda birini yaşasaydı..." demiyorum, sadece şunu biliyorum; onların el pençe divan durdukları iş arkadaşlarının ya da patronlarının önünde ben, dimdik durup istediğimi alabileceğim. 

Pazar, Ocak 17, 2016

Sabaha 3 saat kala

Orijinal dillerinde, en sık duyduğum sıfat ve lakaplar.
Piç
Serseri
Ukala
Egoist
Alkolik
Sarhoş
Göt
Bencil 
Fallen angel
Grey
Bukowski
Çakma Bukowski
Teoman
Ergen
Kaybedenler kulübü (Yalnız filmi hala izlemedim.)

Bu listeyi çok fazla düşünerek hazırlamadım. Belki de üzerime yapıştırdıkları etiketleri siklemediğim bir tabur insan vardır. Ancak birey olarak, ya çok iyi ya da çok kötü adlandırılıyor olmak da bir şeyleri doğru yaptığım anlamına geliyor. Beni sevebilirsin, bana saygı duyabilirsin, benden nefret edebilirsin ancak iki uç noktada gidip geliyorsan, keskin olduğum için mutlu olmamı sağlarsın. Kutuplu, düşünmeden hareket eden; içgüdüsel yaşayan fakat gerektiği zaman seni manipüle edebilecek kadar diplomatik biriyimdir belki de. En azından elimdeki veriler bana bunu gösterir.
Çünkü insanlar dengesiz. İnsanlar enteresan. Hatta insanlar, ne yazık ki; insan. Ne yazık ki kalıbını kullanıyor oluşumun sebebi zayıflıkları değil. Tam tersine, kuvvetli yönleri...

Pazar, Aralık 06, 2015

'' Ben düşündüğünüz adam değilim.''

Başlıktaki cümleyi bambaşka bir adam sarf etseydi ve bu adam, rol modellerinizden biri olsaydı eminim Instagram albümlerinizin baş köşesine, gerek el yazısıyla, gerek satırlarıyla yerleşir ve tahtı bırakmazdı. Evet, bunu ben söyledim. Beni okuduğunu ve benimle aynı olduğunu söyleyen, ardından da umarsızca "Sevgilim var, birlikte yaramazlık yapabilir miyiz?" sorusunu soran bir kadına.
Yanlış hatırlamıyorsam, birlikte olduğum kimsenin ardından kötü cümleler kurmadım burada ya da bambaşka bir yerde. Çünkü asla biriyle yatmanın bir mücevher olduğuna inanmadım. Velev ki bir mücevher varsa da, paylaşıldı o, en iyi ihtimalle. Çünkü siz bana bir şey vaat etmiyordunuz, ben size eğlence vaat ediyordum. Dedim ya, soru kanıma öyle dokundu ki; kendimi bu satırlarda yanlış anlattığıma kanaat getirdim. Düşündüğün gibi değil, derler ya basılan zamparalar zaman zaman... Zamparaları savunmam çünkü bir baskın varsa mevzu hakikaten düşünülenden farksızdır.
Çirkin, güzel, şişman, zayıf, zeki, aptal illa ki bir şeyler paylaşırsınız karşınızdakiyle cinselliğin ötesinde eğer aygır gibi götüyle kadınını iten bir ayı değilseniz.
"Öyle siktim, böyle sikerim" demedim asla ki buralara karaladıklarım yazdıklarımın 10'da 1'i. Ağzı biraz laf yapan, prensiplerinden taviz vermeyen ve vakti gelince "Hadi, yol al." diyebilen her adam aklınıza gelen standart "Issız Adam" profiline uymaz.
Diğerlerinin gözünde nasıldır bilmem fakat dedim ya, çok yoruldum. Nazınızdan ya da kaprisinizden değil, dengesiz tavrınızdan. Benim için hepiniz güzelsiniz, hala... "Eve gidip dizi izleyeceğim.", "Fenayım." hatta ve hatta "Müsait olursam görüşürüz." Teknolojinin zirve, düzüşmenin dip yaptığı çağda yaşadığımı düşünürüm kimi zaman. Boktan tarafı ya da yoran tarafı da şudur ki, kallavisinden kaçıveriririm, "İyi, hadi güle güle." diyerek... Sil, kaybet, kaybol, yok et. Güzel, temiz teknoloji. Bırakın da dijitalini o kadar yaşayayım. Ardından taştan geri seker, döner gelirler. "Müsait misin?"
Değilim, müsait de değilim, müsait de olmayacağım. Git vurdur makattan. Bıktım, yoruldum. "Karşıma çıkacak on numara bir kadın arıyorum." yakarışı değil bu, "Uzak durun." ikazı, basitçe dile getirilen cins. Anlamadıysanız hala, baştan itibaren, hadi yavrum bir daha...
"Ben düşündüğünüz adam değilim."

Cumartesi, Eylül 19, 2015

Kaybedenler değil, inananlar kulübü

Beklentiler, genellikle büyük hayal kırıklığı yaratır. Adam bunun bilincindeydi ama bilinçli olmak onu uygulamak anlamına gelmez. Adam, her zaman olmayacak durumlara, olmayacak insanlara çok fazla beklenti duymuştu. Büyük hayal kırıklığı yaşamıştı her seferinde. İntihar etmekte bunun gibi bir şeydi. Her şeyin son bulacağını bile bile canına kıymaktı. Kalbi, sokak hayvanları kadar korkaktı. Aynı onların insanlardan gördüğü eziyeti, duygusal olarak yaşamıştı. Sürekli acı çekmişti. Hiçbir zaman şanslı olmamıştı. Hiçbir zaman olaylar ve insanlar istediği gibi olmamıştı. Gözleri güzel değildi, onun gözlerinin içi yaşanmış her pisliğin aynada yansıması gibiydi. İçtiği biranın tadı yoktu. Zevk için değil, alteregosunu ortaya çıkarmak için içiyordu. Köpek gibi sarhoş olup, olmak istediği biri gibi davranıyordu. İçkinin avantajı şuydu. Yaptıklarını hatırlamıyordu. Bu yüzden hiçbir zaman pişman olmuyordu.


İlk paragrafta anlattığım insanın, bu yaşadıklarını öğrenince size iyi bir insan gibi gözüktü. Eğer öyle düşünmediyseniz,  haklısınız. Bir insanın acı çekmesi onu iyi bir insan yapmaz. Ama insanoğlu öyle bir varlık ki acıma duygusu ile yaklaştığı her canlıya iyiymiş gibi davranıyor. Ben de o aldananlardanım. Onun ağzından duyduğum her hikaye beni daha çok kandırdı. Onu iyi hissettirmek için kendimi mutsuz ettim. Onun acı çekmemesi için etrafımdaki gerçek iyilere acı çektirdim. Bu yazı kaybedenler için değil, inananlar için yazıldı. Kaybeden olmak kötü değildir.  Kazanmayı öğrenmek için önce kaybetmek gerekir. Gerçek zorluk, inanan olmaktır. İnancın zedelenmesi geri dönüşü olmayan bir şeydir. Kaybeden çoğu insan bir noktadan sonra kazanan olabilir. Ancak inancın zedelenmesi bir noktadan eskisi gibi olmaz. İnananlar kulübüne hoşgeldiniz.

Cumartesi, Eylül 12, 2015

Öldükten Sonra

Görünmeyen hoparlörlerden anons duyuldu. Ne yapacağını bilmeyen yüzlerce kişi yönlendirmeler için kulaklarını dört açıp dinlemeye başladı.

“Öte dünyaya hoş geldiniz. Günah - sevap ölçümleri için lütfen bankodan numaranızı alınız. Son günlerde yaşadığımız yoğunluk nedeniyle işlemleriniz biraz zaman alabilir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.”

Bekleyen herkes toza bulanmıştı. Bazıları mezarlarından kalkıp gelmiş, bazıları başlarına yıkılan beton duvarların altından çıkamamıştı. Asker üniformalı olanlar da vardı, don gömlek kalanlar da. Yetişkinler, çocuklar, bembeyaz yüzlüler, daha esmer tenliler... Herkes burada sırasını bekliyordu.

Esmerlerden biri yanındakini dürttü, etrafı izleyen üniformalı bir genci gösterdi.

“Hatırladın mı?”

“Hatırlamam mı?”

“Duracan mı burada böyle?”

“Ne diyem ki gidip? Özür mü dileyem? Helallik mi isteyem? Çok geç artık, yaşarken düşünecektik.”

“Söylemek istediğin çok şey var, bilirim. Git de konuş.”

Esmer adam tedirgin. Kalktı. İki adım attı. Durdu. Arkasına baktı. İki adım daha. Ayakları zorlanıyor. İçinde bir acı. İlerlemesini engelleyen hangisi bilmiyor. Kalbindeki ağırlık mı? Aklındaki haklılık mı? Zorlanarak birkaç adım daha. Son birkaç adım. Oturdu üniformalı adamın yanına.

“Hatırladın mı beni?”

“Hatırlamaz mıyım?”

“Ben sana bir şey demeye geldim ama... Çok geç artık. Keşke ölmeyeydin desem... Keşke beni de öldürmeyeydin desem...”

“Olan oldu artık. Ancak ölünce anlaşılıyor demek.”

“Anladın mı peki? Daha küçükken bana neler anlattıklarını bildin mi? Babamın köy meydanında soyulup dövüldüğünü bildin mi? Dayımın Kürtçe şarkı söylediği için dayak yediğini, akrabalarımın köyünün yakılıp yıkıldığını, ablamı Nevruz’da yakalayıp ırzına geçtiklerini bildin mi? Bana neler neler anlattıklarını, daha küçükken ellerime taş tutuşturduklarını anladın mı? Benim o taşları nasıl bir nefretle attığımı, şimdi senden ne kadar utandığımı anladın mı?”

“Buraya gelince anladım. Peki sen benim o kurşunu neden sıktığımı anladın mı? Daha çocukken elime oyuncak tüfek verildiğini, Türk olmaktan gurur duymam gerektiğinin her sabah tekrarlatıldığını biliyor musun? ‘Bizim toprağımızda’ yaşadıkları halde Türk olmadıklarını söyleyenleri düşman bildik biz hep, anlıyor musun? Teyzemi çantasını çalmak için yaralayan adam Diyarbakır’dan göçmüştü. Öğretmen arkadaşımı dağa kaldırdı sizinkiler, kız bir daha kendine gelemedi. Kokundan bile nefret ettirildim, ülkenin bölünmesinden de geri kalmasından da sizi sorumlu bildim, anlıyor musun? Başka yere bakacak olsam, yine şehit haberleri geldi önüme. Ben kana susamış gibi adam öldürmek ister miydim sanıyorsun?”

Konuştular. Biri aşiretten bahsetti, biri medyadan. Biri “o silahı hiç almayaydık elimize” dedi, biri “birbirimize kırdırdılar bizi”. Anlattılar dertlerini, umutlarını, geride bıraktıkları hayallerini. Ama hiç özür dilemediler birbirlerinden. Öyle büyümüştü onlar. Öğrendikleri olmuşlardı. Seçim yapamamışlardı. Ancak öldükten sonra anlamış ama çok geç kalmışlardı.

Konuştukça ağırlıkları kalktı üstlerinden. Lekeli ruhları temizlendi. Bir de baktılar ki, ikisi de amına koduumun piçi falan değilmiş, düpedüz insanlarmış sadece. Ödeşmeleri değil, anlamaları gerekiyormuş. Yaşadıkları zaman bir tek “ben adam öldürmem” diyebilmeleri gerekiyormuş. Ama bunların hepsi geçmişte kalmış.

Muhabbet uzadıkça uzadı. Ruhlar konuştukça hafifledi. Kimlikler uçup gitti. Bir süre sonra kendileri de ne Türk, ne Kürt, ne asker, ne terörist, ne kadın, ne erkek, ne güçlü, ne suçlu, ne iyi, ne kötü olarak, şeffaf ve huzurlu, ortadan kayboldular. Zamanında sahip olmaya çalıştıkları, ancak sadece kiracısı olabildikleri toprak ise aşağıda bir yerlerde sallanmaya devam ediyordu.


Salı, Ağustos 18, 2015

Varoluş acısını dindirmenin yolu

Tüm mal varlığını alıp, kendini doğaya adamak. Adeta bir tarzan gibi yaşamak.
Bizden önceki tüm nesiller savaşlar verdi, sakat kaldılar. Yokluk çektiler, açlıktan hastalıktan öldüler. Dünya düzeni kapitalistleşince artık savaşacak sınır ve bayraklar kalmadı, herkesin savaşı bireysel zenginlik hırsı ve tüketim. Bu da bizi en tehlikeli savaşın içine attı. İnsanın kendine verdiği savaş.

Doğanın bir parçası olduğumuzu kabullenmeyip asfalt ve betondan şehirler yarattık. Parçamız olan yeşili şehir süslemesine çevirdik. Bu yüzden kendi kafeslerini üreten hayvanlarız ve bu kafes yıkılmadan özgür ve tamamlanmış hissetmek zor. Kendi ellerimizle ürettiğimiz yok edici bir robotun, milyarlarca parçasından biriyiz, işlevselliğimiz sürene kadar kullanıyoruz ve tamirci ölüm arızalı parçaları değiştiriyor.

Her şeyi yıkmamız lazım ve insan olmanın değerini görmemiz lazım. Öfke ve kimle birbirini katleden canlılarız, hangimiz kızdığımızda elimizdeki parayı, evimizi yada arabamızı yakıyoruz. Kızdığımızda başkasına zarar veriyoruz demek ki insan bilinci egolarının kuklası. Ben merkezli olmaktan kaçıp doğa ananın kollarında anadan üryan sevişmek lazım.

Salı, Temmuz 14, 2015

Depozitolu şişelerin iadesi ile alınan bir bira...

Adam akıllı ilk biramı on bir yaşındayken, ilkokuldan iki arkadaşımla oturduğumuz apartmanın tavan arasında içmiştim. Efes 33 cl kutu. Hatta arkadaşlarımdan biri, diğer arkadaşımın birasına işemişti korkudan da tüm keyfimiz kaçmıştı. Aptal herif...
Sanırım özellikle Tuborg içtiğim tek bir yaz oldu. Yaş on dört; aklımız fikrimiz bici bicide, kokoreçte, birada ki farkındayız; kızlar konusunda bize ekmek çıkmayacak. Yarım litrelik Tuborg şişelerinin yanında Amigo soslu fıstık verilirdi. Sırf cipse ya da fıstığa ayrıca para vermemek için Tuborg'a sarmışlığımız da olmuştu işte o yaz.
Ancak dedim ya, o yaz dışında asla Tuborg benim biram olmadı. Kamyoncu(tombul şişe), premium şişe, Extra(hala kırmızı Tuborg'a tercih ederim), kutu... Benim biram hep Efes oldu. Küçükken bunun sebepleri arasında muhtemelen Efes Pilsen basketbol takımına sempati duyan bir Galatasaraylı olmam da yatardı ancak Tuborg'un da basketbol takımı vardı ve Asım Pars dışında Türk basketboluna hiç bir şey katmamıştı. Hoş, Asım Pars da pasör uzun olmasının yanında bir steps kralıydı...
Gel zaman git zaman, biram sabit kaldı benim. Arkadaşlarım büyüdükçe, Heineken'leri, Carlsberg'leri, Beck's'leri tercih etseler de, ben birama sadık kaldım ılıklar Miller, Mariachi'ye tanıştıkları anda aşık olan; hayatında ilk kez hayat kadınına giden bakir erkekler gibi davransalar da...
Ani bir atak geldi işte Tuborg'dan iki sene önce. Tuborg Gold; şekilli, açma halkalı şişesiyle parlıyordu. Bir aparküt daha; Efes Pilsen yerlerdeydi. Efes'in içinde glikoz şurubu vardı, Efes "IIIIY" idi. Efes lanet olasıca bir biraydı. Efes içen ezikti, Efes içen şöyleydi, Efes içen böyleydi... Tekel Birası'nın yerine çıkarılan Bomonti bile Efes'i kurtarmaya yetmeyecekti; Behzat Ç. birası şeklinde geçse de...
Ben hala yılmadım, hala Efes dışında içtiğim biralar; benim damak tadım için sudan ibaret; boş beleş biralardır. Arkadaşlarımı yargılamayı da sevmem fakat iki sene önce Efes'in tombul şişesini profil fotoğrafı yapan sapların şimdi öve öve bitiremediği Tuborg Gold'a tapınması ayrıca sinirimi bozuyor.
Hepsi, ama hepsi karaciğeri bitiriyor; merak etmeyin. Lakin, Tuborg Gold yerine cafcaflı reklamlı, janjanlı şişeli bir atak yapsa Marmara Gold; onun da peşinden saatlerce koşacaksınız işte, bilmiyor muyuz?
Konuya dönelim. Evet, 3 numara buydu. Yani içmekten en çok keyif aldığım üç numaralı içki de buydu. Glikoz şurubu katkılı Efes Pilsen. Şu saatten sonra da değişeceğimi veya "tercihlerimin" değişeceğini sanmadığım için bu dizi böyle başlıyor.
Siz Tuborg Gold biralarınızdan vazgeçmeyin iki üç sene daha; ta ki yeni bir marka bünyenizi ele geçirip Tuborg'la ilgili bir gerçek daha ortaya çıkarana kadar; lakin biz böyle iyiyiz. Anladınız mı? 

Cumartesi, Nisan 18, 2015

İkimizden Biri

İkimizden biri ölmek zorundaydı. Ya o ya da ben.  O yüzden elimdeki altıpatları şakağıma dayadım. Gözlerimi sıkı sıkı kapadım. Ölümün, hayatımdan daha kötü olamayacağını düşünerek kendimi rahatlattım ve tetiği çektim.

Sonra gözlerimi açtım ve silahı karşımda oturan Tuncer'e verdim. Tuncer, benim en yakın arkadaşımdı. Dostum, kan kardeşimdi. Ölmekten korkuyordu. Zavallı.

Bir kız iki dostun arasını nasıl açar derler. Bir kız için kan kardeşler nasıl düşman olur derler. Olay bir kızın iki erkeği birbirine düşürmesi değildir. Asıl olay, birlikte gülüp eğlendiğin dostun, stres anında nasıl davrandığıdır. Çünkü kaç senelik dostun olursa olsun, gerçek dostluk stres anında belli olur. Gerçek hayatta en sık yaşanan stres, çekici bir kadındır. İkimizde aynı kadına aşıkken öğrendim Tuncer'in nasıl bir dost olduğunu. Küçükken köyde düştüğümüz kuyudan, ben kurtarmıştım onu. Hem de kendi hayatımı tehlikeye atarak. Şimdi ise birbirimizin gebermesi için dua ediyorduk. Altıpatları Tuncer'in suratına doğrulttuğumda, Tuncer'in suratını görmeliydiniz. Hayır, yapma diyerek köpek gibi yalvarmaya başladı. Eliyle, yüzünü kurşundan koruyabileceğini sanıyordu. Ölmeden önce, yeterince eğlenmiştim. Yüzümü tekrar Tuncer'e çevirerek, sadece gülümsedim. Tetiği çektim, tetiği çektikten sonra Tuncer'in zamanla değişen yüz ifadesini görecektiniz. Artık 3'te 1 ihtimal ölecekti. Stresli bir iş, değil mi? Zaten yeterince mutsuz bir insandım ben. Sokaklarda sahipsiz köpekler gibi gezer, el ele tutuşan, öpüşen sevgililerin mekanlarında dolaşırdım. Ne istedi ki benden o gün yanıma gelerek? Niye tanıştık ki bu kızla? Vallaha ben bir şey yapmadım. O geldi, tanıştı benimle. Sanki biri onu programlamış da üstüme salmış gibi. Ona karşı koymama imkan yoktu. Yalnızdım kaç senedir, saptım yani. Sap olmanın en kötü yanı ne biliyor musun? Hayır, hiçbiri değil. Sap olmanın en kötü yanı, hiç kimsenin seni sevmemesidir. Hiç kimse seni sevmiyor lan. Ne kadar kötü bir şey bu biliyor musun? Direkt, dünyayı yok etmek istiyordum. Bütün sevgilileri öldürmek...

Doğal olarak Tuncer'le de tanıştırdım onu. Üçümüz takıldık bir süre. Kız, ikimizle de arkadaştı. Ama ben farkında olmadan bok gibi aşık olmuştum. Anlaşılan Tuncer'de hoşlanmış olacaktı ki, bir süre sonra garip davranmaya başladı. Mesela ikide bir,  izin verir misin? Özel bir şey konuşacağız, deyip beni uzaklaştırıyordu. Sonraları iyice soyutlamaya kalktı beni. Sanki onlar ikisi takılıyormuş da beni yanlarında gezdiriyorlarmış gibi. Peki, kız ne yapardı? Doğrusunu istersen o ikimize de eşit davranırdı. Acaba hangi düşünceyle yapar bunu kızlar? İkisine de eşit davranayım, ayıp olmasın diye mi yoksa ikisine de kuyruk sallayayım, kaçınılmaz olarak birbirlerine girsinler, ben de eğleneyim diye mi? Hayır, adını söylemeyeceğim.

Sonra bir gün kızın Tuncer'in evine gittiğini öğrendim. Bardağı taşıran damla o oldu. Saatler sonra kızın dışarı çıkarken beni görmesine şahit olacaktın. Onu kenara itip, içeri daldım. Tuncer'in noluyor demesine fırsat bırakmadan, silahı yüzüne doğrulttum. Arkamdan beni durdurmaya gelen kızı, yatak odasına attım. Birazdan ikimizden biri ölecek ve katil sensin, dedim ve üzerine kapıyı kilitledim.
Bir elimle silahı Tuncer'e doğrulturken, diğer elimde cebimden altıpatları çıkardım. Pislik yapmaya kalkarsa öteki silahla suratını dağıtacaktım. Demek beni satacak kadar istiyorsun kızı, dedim.  Peki o zaman, önce çevir, sonra sık, sonra bana ver, tabii eğer erkeksen. Tuncer, önce sen, tabii eğer erkeksen, dedi.
Ölmekten çok korkuyordum nedense. Ona kazık attığının farkına varmış mıydı acaba?
Sen kazandın, al kızı senin olsun, hayrını gör. Bir daha karşına çıkarsam, en adi şerefsizim, dedi.
Olay o değildi, dedim. 20 yıllık arkadaşlığımızı, bir karı için satmış olman, işte olay buydu.
Ya 3'te 1 ihtimal ölürsün ya da kesin ölürsün, sen seç, dedim. En sonunda, avazı çıktığı kadar bağırarak tetiği çekti. Sana bir şey söylemeyi unuttum, dedim. Bu iddiaya girerek seni kazıkladım. Aslında oyunun başında ben kazanmıştım. Neden mi? Çünkü senin kaybedecek bir sevgilin, işin, evin, araban hatta sağlığın var. Bense, cehenneme bilet almışım, otobüsün gelmesini bekliyorum. Senden ayrılmak zor olacak, dedim.  En azından, kendimi öldürmeyeceğim. Ya sen kendini öldüreceksin ya da beni öldüreceksin, dedi. Ona bakarak şöyle dedim: İçine mermi koyduğumu nerden biliyorsun ya da silahın gerçek olduğunu? Çok ilginç bir duyguydu. Bir anda kafamda bir sıcaklık, sonra kafamın içinin boşaldığını hissettim. Acımadı fazla. Silahın sesi bile doğru düzgün duyamadım. Yanarak ölen insanlar ne hissediyordur acaba? Acaba hangi noktaya kadar acı çekiyorlardır? Veya suda boğularak ölen, tamam adam havasızlıktan kıvranıyor ama acaba hangi noktada canı çıkıyordur? Ben o konuda şanslıydım. Çok fazla bir şey hissetmedim. Neyse abi, senin nasıl oldu ya?

- Ne sen sor, ne ben söyleyeyim.

Cuma, Mart 20, 2015

İçinde alkol ve seks bulunan bir hikaye

-Nereye?
-Taksim, meydana götür beni.
-Derhal...
Beş dakikalık yolculuk... Sanki taksici, sizin özel şoförünüzmüş de camları filmli özel aracınızın arka koltuğunda gibi, bir taksinin ön koltuğundayken kendinizi özel hissetmek... Belki de insanlar bu yüzden taksi kullanıyordu. Yoksa günahın yedi tepesi, mavi gözlü fakat kirletilmiş, namusu bozulmuş güzel kız İstanbul’da tramvay, metro gibi çok çeşitli ulaşım aracı mevcuttu. Ancak çoğu büyük şehir insanı beş dakikalık özgüveni için taksiyi tercih ediyordu. 
İnsan doyum ve egodan oluşan bir hayvandır... Etrafındakilerin kendisini üstün düşünebilmesi uğruna yemediği bok da yoktur. Kimi bunu altlarına kötü davranarak yapar çünkü saygıyı hak ettiğini düşünür, her ne kadar saygı verilmeyen; tam tersine alınan bir şey olsa da... Kimiyse maskesini takar, etrafındaki herkesle iyi geçinir, birinin yardıma ihtiyacı varsa koşuverir. 
Saatine baktı. 02.32... Bu saatte burada ne işi olduğunu sorgulayamayacak kadar sarhoştu... Trafik lambasına tutundu bir müddet. Derin bir nefes, yakılan bir sigara. Şimdi hazırdı kağıt üzerinde masum, içindeyse her zaman bir şeyler saklayan; duygularını her zaman bir maskeyle örten insanların arasına girmeye. 
İstiklal Caddesi’nde yürüdü on beş dakika boyunca. Dümdüz, nereye gittiğini bilmeden... Bu duyguyu özlemişti. Ne buluşması gereken biri vardı, ne de yetişmesi gereken bir yer. Sadece yürüyordu. Spontane... 
-Bayanlı ortam lazım mı, diyerek yaklaştı bir çakal. 
Çakalları severdi. En azından lafı uzatmadan, direkt söyleyen üç kağıtçılardı bunlar. Ne, “Affedersiniz şunla bunla ilgili küçük bir anketimiz var...” diyen, daha sonraysa sizi kolunuzdan tuttuğu gibi ofise götürüp verdikleri hizmete kaydolmaya zorlayan anketörler gibilerdi, ne de “Pardon bayan saatiniz kaç?” sorusunu, muhabbet açmak için soran başarısız Kazanova’lardı çakallar... Sadece işlerini yapmaya çalışıyorlardı. 
-Lazım olursa ilk seni bulacağım emin ol.
-Ukrayna’lı var, Rus var, Moldovalı var. Karı bol bey ağabey, sen yeter ki iste... Gel götüreyim seni mekana?
Cebinden bir yirmi liralık banknot çıkardı.
-Al bunu... Kendine bir iyilik yap ve bir paket naneli sakız al. Bu nefesle müşteri çekemezsin, hadi rastgele.
-Sen benimle taşşak mı geçiyorsun ulan?!
-Üstü kalsın, dedi ve orta parmağını gerisinde kalan adama doğru kaldırarak yoluna devam etti.
Duraksadı. Hafif solunda kalan mekana pür dikkat kesildi. Her ne kadar alkol komasına girmesine bir duble viski kalmış olsa da, burayı asla unutamıyordu. Çünkü o büyük, ışıl ışıl levha; ilk cinsel tecrübesini hatırlatıyordu ona. 
O büzüşmüş klitorisin içine yavaşça ittireceği üçüncü kolunun, kendisini ebediyete kavuşturacağını sanmıştı ergen gerisi sefil... Halbuki babasının “Seviniz” konulu nutkunu dikkate alsaydı, ilk cinsel tecrübesini şehvet dışında bir takım duygular beslediği bir kadınla yaşasaydı, belki de her şey onun için çok farklı olurdu. Lakin insanoğlunun gerek o aptal kutusunda yayınladığı dizilerde, gerekse büyük perdelerde icat ettiği zaman makinesi hala icat olmamıştı. 
İç geçirdi. Dostlarına kimi zaman, daha önce ne kadar piç olduğunu ispatlayabilmek için anlattığı bu anısını hatırlamak onu yürümekten alıkoymaya yetmişti. 
Hatırlamaya çalıştı. O göçmen kadını... Dağıldığı için batının götüne kına yaktığı Yugoslavya’nın varoşlarından büyük hayallerle Türkiye’ye nasıl geldiğini anlatmış olan o otuz beşini aşmış hüzünlü orospuyu... Sarışın, renkli gözlü, ilerleyen yaşına rağmen gayet orantılı bir vücuda sahip olan kadını. Unutması imkansızdı... Üstünden ne göğüsler, ne klitorisler, ne bacaklar, ne kalçalar geçmişti... Lakin unutamıyordu. Aşık değildi ona. Duygu da beslemiyordu ki ilişkilere yıllar yılı bir oyun gözüyle bakan bu serserinin; bu tek gecelik aşk adamının bir kadına duygu beslemesi imkansızdı. Sadece simasını unutmamıştı... 
-İçeri girecek misin, yoksa burada böyle dikilecek misin? Kızlarım rahatsız oluyor.” dedi yanına yaklaşan manukyan.
-Sekse para vermek için fazla iyiyim. Kızlarına hepsine yetecek kadar sevgim olduğunu söyle. Hayırlı işler.
Adımlama vaktinin geldiğini biliyordu... Devam etti yürümeye. 
Üstünde yürüdüğü cadde, İstiklal Caddesi aslında hayattan farksızdı. Doğardı; Taksim Meydanı’nda. Yürürdü Özsüt, Burger King boyunca; şehrin kadınlarını sırf ürünlerinin üzerindeki etiketler sebebiyle cezbeden mağazalar boyunca, alışveriş çılgınlığı boyunca, ağzını bir karış açmış vitrin alıcıları boyunca... Canlılık buydu, çocukluk çağı buydu... 
Ardından Galatasaray Lisesi, on sekizinci doğumgünü olurdu; zira biraz daha büyürdü tenhalaşan caddenin taşlarını eskitirken, dükkanların yanından tıpkı “ilgilenmiyorum” edasını taşıyan bir menejer gibi geçerken... 
Ve sonra tünel gelirdi. Yani bunama dönemi, suratsız ihtiyar dönemi... Dışarı çıktığı saatlerde kimseler olmazdı Tünel’de. Bir kaç janti, yaşlı ossuruğa göre Beyoğlu her ne kadar eskiden böyle olmasa da, şu anda durum buydu. Darabalarını indirmiş dükkanlar, tinerciler, yolun ortasına işeyen sarhoşlar turistlerin büyüsüne kapılmaktan kendini alamadığı bu şehrin siyahla beyaz arasındaki ince çizgisini belirlerdi.
Elleri cebinde, sendeleyerek yürürken ara sokaklardan birinden gelen müzik sesini duydu. Gözlerini çevirince bunun her yönüyle türkü bardan bozma bir anadolu rock bar olduğunu farketti. Bu tip mekanlar, ucuz alkol; eskortlar ve izbandut gibi fedailerin bulunduğu yerler olmaktan öte gidememişti hiç bir zaman... Fakat son bir içkiye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. 
Bara doğru yürümeye başladı. Dışarıya atılan üç beş masa; yüksek bir iskemle üzerinde “Aaa Mehmet Beyler de buradaymış.” temasıyla konuklarını eğlendirmeye çalışan ve gecenin sonunda parasını alıp alamayacağını merak eden bir gençten oluşan atmosfer, onu pek etkilemişe benzemiyordu... 
-Bir bira, az sulu olsun lütfen.
Garsonun yüzü kızarmıştı. Birayı getirip; “Afiyet olsun.” dedi. 
Biradan bir yudum aldıktan sonra cebinden balgam yapmaya müsait, öğrencilik hayatından beri vazgeçmediği, yaldızsız ve gösterişsiz paketiyle, gece kulüplerinde masaya koyduğu an hayatını ya her istediğini elde ederek yaşamış ve şımarık; ya da varoştan çıkma sonradan görme sülük modeli kadınların uzaklaşmasına sebebiyet veren sigarasını çıkarıp masaya koydu. İçinden son dal sigarayı da çıkarıp yaktı... 
Sulu biranın en güzel mezesi olan sigaranın uzun ve tam olarak harmanlanmamış tütün parçacıklarının vızıldaması eşliğinde, kendine göre kafa dinliyordu. Tuvalete yönelmek için ayağa kalktı... Küçük ve ağır adımlarla garsona yaklaştı tuvaletin yerini sormak için...
-Buyrun efendim.
-Ben... Tu...




Bir telefon sesiyle uyandı. 
-Merhaba efendim Toprak Yılmazer için arıyordum. Siz tanıyor musunuz kendisini?
-Evet, hayırdır?
Bir yandan telefonunu tutuyor, bir yandan saate bakıyordu. Kırmızı neon ışıklı masa saati, 04.21’i gösteriyordu.
-Efendim Zımba Bar’dan arıyorum... Toprak Bey alkolü biraz fazla kaçırmış sanırım. Üstünde cep telefonu yoktu ve cüzdanında sadece sizin kartvizitiniz vardı. Bir şey yapmadan önce size danışmak istedik...
-Limonlu soda içirmeye çalışın veya bir köşeye oturtun. Sakın uzanmasın. Ben gelmeden başka bir şey yapmayın lütfen. Beş dakikaya orada olacağım.
Kotunu kaptı, üstüne de bir gömlek giyip ilk taksiye atladı... Yolculuk Zımba Bar’aydı..
Taksiciye buruşmuş beş lirayı verirken taksicinin de para üstünü uzatmaya tenezzül etmeyeceğini biliyordu. Çok da umrunda değildi zaten, Toprak baygınken... 
Koşar adımlarla yaklaştı garsona.
-Nerede Toprak?
-Burada efendim.
Garson az ilerideki masayı ve üstüne salyalarını akıtan, uyuyakalmış Toprak’ı gösteriyordu. 
-Toprak... Toprak... Ah be Toprak! Bu kaçıncı be... Kalk hadi gidiyoruz. Mideni falan yıkatalım...
-Hayır.... Hastane olmaz... Sadece uyumaya ihtiyacım var... Lütfen... Beni yalnız bırak...
-Burada mı uyuyacaksın? Kesinlikle olmaz, kalk hadi bana gidiyoruz.
-Oo, sen ne zamandan beri şeftaliler yerine muzları seviyorsun?
-Bu halde bile espri yapabiliyorsun ya, daha ne diyeyim ben sana?
-Ben en çok portakalları seviyorum... Gerçi yok... Şeftali de güzel...
-Off yeter hadi kalk! Manav dükkanına çevirdin muhabbeti.
Zar zor koluna girdi Toprak’ın... Ne zaman böyle bir durum olsa, nedenini bilmediği bir annelik içgüdüsü pompalanırdı damarlarına. 
Toprak’la uzun süre önce müzede tanışmıştı... O zamanlar Toprak entellektüel bacakların arasına girebilmeye can atardı... Tütsü kokusu, mum, battaniye, şarap ve kedinin baş rol oyuncuları olduğu evleri seviyordu. Her ne kadar entellektüel kadınların kıllı vajinaları ve fantaziye olmayan yatkınlıkları kendisini zaman zaman soğutsa da bu ikinci günde olgunlaşan, birinci haftada aynı evde yaşamaya başlanan, on beşinci günde karşı tarafın kıskançlık krizleri sonucu biten ilişkilerden; kimi zaman karşısına çıkan olgun kadınların tecrübelerinden ve varlıklarından faydalanmak hoşuna gidiyordu. Tanışmaları ve birbirlerine bağlanmalarıysa ikisinin de müzeye gidiş amaçları farklı olmasına rağmen, uyuşturucularının ortak olmasıydı. Kadın vücutları... 



Yavaş yavaş gözlerini açtı. Çapaklarını temizlerken pantolonuna yöneldi... Ceplerini uyku sersemliğiyle karıştırdı... “Belki bir dalcık sigara bulurum.” düşüncesiyle, evin içinde gezinmeye başladı...
-Of be Aylin. Seni küçük orospu... Sigarayı bırakırsan kilo alacağını kaç kez söylemiştim sana halbuki...
Daha sonra bir not gözüne çarptı. 
“Ağzın leş gibi kokuyordu, terli vücudun da hiç cezbedici olmadığı için uyandırmayı denemenin burnum açısından çok mantıklı bir fikir olmadığını düşündüm. Kapıyı çekip çıkarsın. Lütfen bir sonraki alkol travman birlikte çıktığımız bir gece olsun. Bana nasıl ulaşabileceğini biliyorsun serseri!” 
Aylin onun için iyi bir dosttan fazlasını ifade etmiyordu. Onun için asla bir seks partneri olamayacağını yine bu dört duvar arasında farketmiş, hayal kırıklığına uğramış ve o gece tuvalete binlerce çocuğunu bırakmıştı Aylin’in “İğrençsin Toprak!” çığlıklarına “Öyle ya da böyle bu alet bu gece boşalacak...” diyerek sırıtırken. 
Evde aradığını bulamayınca, üstünü giyindi, fast food ve ülke magnetleriyle dolu buzdolabından bir elma kaptı... Tam çıkarken telefon çalmaya başladı. Hiç düşünmeden telefonu açtı...
-Ne arıyorsun? Bok mu var? Tam evden çıkıyordum halbuki... 
-Oha! Yavaş be... Hayvan! Benim, Aylin! Hem, benim aradığımı nasıl anladın?
-Anlamadım... Kim olsa aynı tepkiyi verecektim. 
-Neyse... Notumu okudun mu?
-Evet okudum. Fakat bugün pek modumda değilim yavrum. Ne dışarıda kaçmaya çok müsait transparan kilotlu çorabının çevrelediği ayağınla beni azdırmana büyük bir zevkle göz yummabilirim, ne de seni Zeus’un, Eros’un yanına kaçırabilirim gecenin sonlarında... 
-Beyimiz bugün pek keyifli...
-Aa, unutmadan... Hiç huyum olmadığı halde, teşekkür ederim dün gece için. 
-Ben de onunla ilgili konuşmak istiyordum.
-Yoksa, yoksa asma kilidi açtım mı?! Toprak Yılmaz, beraberliği bozan golü atıyor!
-Hayır. Saçmalama... Dün seni hastaneye götürmek istedim. Fakat bana hastaneye kesinlikle gitmeyeceğini söyledin. Neden?
-Mevzular karışık...
-Ne yaptın yine?
-Kan testlerinden hep korkmuşumdur...
-Hahaha, seni aptal... Uyuşturucu kullandığını biliyorum. 
-Nerden biliyorsun?
-Benimle yatmaya çabaladığın zamanlar öğrenmiştim. “Ben Hiç” oynamıştık... Gerçi her cümlenin sonunda içmek zorunda kalmıştın, bu yüzden hatırlamanı beklemiyorum. 
-Çok fazla biliyorsun. Seni öldürmem lazım. 
-Ne kadar gerildiğimi anlatamam... 
-Aylin, hastanelerden korkuyorum. Ancak zamanında uyuşturucu kullandığım için içeri tıkılmamla sonuçlanacak bir kan testinden değil... Hastaneye girdiğim anda check-up’a sokulacakmışım, ve acı bir gerçekle karşılaşacakmışım gibi hissediyorum.
-En son ne zaman hastaneye gittin?
-Hatırlamıyorum. 
-Çok garip olduğunu biliyorsun değil mi? Ölümden, dayak yemekten, kalbinin kırılmasından korkmuyorsun; ancak acı bir gerçekle karşılaşmaktan korkuyorsun... 
-Patronun “Çok yazdı!” diye bağırmaya başlamadı mı senin? 
-Hayır güzelim. Neyse, zaten çok da meraklı değilim sana... Bugün işin yok mu hem senin? 
-Serbest tercümanlık yaptığımı unuttun herhalde?
-Evet de ofiste çalıştığını hatırlıyorum. 
-Patronun eşini masanın üstünde bafilediğimden ötürü, evimi ofis yaptım, kendi işimin patronu oldum. 
-E iyi, peki... Kendine iyi bak.
-Görürsem söylerim...
Telefonu kapattı. Güç bela botlarını ayağına geçirip, çıktı... 
Eve geldiğinde hissettiği kesif koku ve gördüğü toz, yüzünü buruşturmasına yeterli oldu. Cekedini asıp, temizlik şirketini aramak üzere telefona yöneldi... 
Toprak, ne cep telefonlarını, ne bilgisayarları anlayamamıştı. Aslında teknolojiye ayak uydurmak için fazla yaşlı değildi. Takip edilme hissi de değildi onu interaktif, sanal ve pornografik boyuttan soğutan. Sadece bunlar olmadan da yaşayabildiğini anlamıştı, lise öğrencisiyken evde tek başına geçirdiği bir tatilde. Ailesi ona evde eğlenmeye fazlasıyla yeterli zaman vaad etmiş, Ayvalık’a tatile gitmişti. Oysa ev nüfusunu her zaman bir kişiyle sınır tutmuş, mastürbasyon yaptığı bir gece elektrikler kesilince eline aldığı çekiçle önce bilgisayarını kırmış; diğer elinde tuttuğu cep telefonundan önce kendisinin hala bakir olmasına sebebiyet veren kadınları silmeye başlamış, sonunda dayanamayıp telefona da indirmişti çekici... 
90’larda kalan kasetli, telesekreterli telefonunda yanan ışığı fark edip, ocak ateşinde sigarasını yakarken mesajları dinlemeye koyuldu... 
-Napıyosun lan! Çılgın! Mesajı dinler dinlemez bana ulaşmaya çalış... Akşama sahile inip bir şişe Jack alalım. Çıldırıyorum bu aralar... Zaten yüksek de bitmedi... 
İkinci mesaj:
-Oğlum nasılsın? Ben annen... Ay, bunu belirtmesem de olurdu değil mi? Neyse... Sesini duymak için aradım. Biz iyiyiz. Ayvalık’a gel bir ara, baban seninle rakı içmeyi özlemiş... 
-Başka yeni mesajınız bulunmamaktadır.
Arayacağı temizlik şirketini, telesekretere bırakılan iki mesajda da alkol bahsi geçince, çoktan unutmuştu... Masadaki kağıtlara, ardından takvime boş gözlerle baktı. 
“Nasılsa teslime daha bir hafta var.” diye düşünerek beş yüz sayfa kağıdı bir kenara itti. Dolaptan bir bira alıp televizyon karşısına geçti... 
Neden televizyon izlediğini kendisi de anlayamamıştı yıllardır... Ne, bol bol bağırılan kadın programlarını izlemekten hoşlanırdı, ne her on beş dakikada araya reklam giren dizilerden, ne de sikine bile takmadığı insanların başına gelen trajedilerle; politik gerilimlerle dolu haberlerden... Sadece televizyon izlerken içinin geçmesini seviyordu ve yine en sevdiği işe başlıyordu. Uyuyakaldı...


Elini yakan izmarit, beş dakika bile uyumasına izin vermemişti. İzmariti camdan dışarı fırlattı, karnını kaşıdı. Telefon rehberini alıp hole geçti. Avanaklığını atlatmaya çalışıyordu. Yapılacaklar vardı... Aranması gereken insanlar vardı. Holde atılan kararsız bir voltanın sonunda telefon rehberini masanın üstüne koyup kağıt kalem aldı kenarlarında simetrik ve tatlı bir kızarıklık oluşmuş parmaklarının arasına. 

"Temizlik?-evi bok götürüyor.
Tercüme...
Metin'i ara, akşam sahil?
Duş..."

Hazırladığı yapılacaklar listesine bakıp, bu kadar kısa bir listeyi akılda tutamamanın verdiği utançla başını kaşıdı. Önce temizlikçiyi daha sonra Metin'i arayıp, hem eski dostuyla yarım saat içinde gerçekleştireceği buluşmayı ayarladı; hem de on beş dakika sonra boşaltacağı eve temizlik işçilerinin gelmesini sağlayacak telefon görüşmesini yaptı... 
Duşa girdi. Çıkınca gözüne ilk ilişen t shirtle kotu giydi. 
Masanın üstündeki paradan; temizlik için gerekli olan miktarı ocağın yanına koydu, kalanını cebine attı. Cekedini alıp çıktı. Yedek anahtarı da bakkala bırakmayı unutmadı. 
Çoğu insan onun evi konusunda bu kadar rahat olmasını anlayamıyordu... Evini genelde sokaktan bulduğu koltuklar, kanepeler, mobilyalarla döşemişti. Tüplü televizyon evdeki en teknolojik varlıktı. Genelde parasını cüzdanında taşırdı... Dışarıdan bakınca insanlar işin maddi kısmında olmadığını biliyorlardı ancak insanlara; mülklerine bir yabancının girip çıkması fikri her zaman ters gelirdi. 
Zaten -her ne kadar hazırlıklı olunsa ve karşı taraf bir yabancı olmasa da- misafirlikler de böyle değil miydi? En misafirperver birey bile misafir ağırlamaktan az da olsa rahatsızlık duymaz mıydı? Kurulu düzenin bozulması, istediğin anda yalnızlığa kavuşamamak, izole olamamaktı belki de misafir ağırlamanın dezavantajı... Belki de yapılan onca hazırlık, tamamıyla gereksiz olsa da sürekli gülümseme ve her işe koşturma, her ihtiyacı dinleme zorunluluğuydu "misafir" kelimesini soğuklaştıran. Gerek Türk kadınlarına özgü "altın günleri", gerek doğu-batı melezi; bol hazırlıklı, içine sevgiden çok stres katılmış, misafirli akşam yemekleri, üstüne yürüyüş yapılan brunch'lardı evde mülk sahibi dışında birilerinin bulunduğu günler... 
Onun evindeyse kimse misafir değildi, kimse müşteri değildi... Herkes yolcuydu, gelir-giderlerdi. İnsanlara -yalnız kalmak istediği vakitler dışında- fakirhanesini açmaktan çekinmez ancak mükemmel bir misafirperverlik de sergilemezdi dostları onlara tavır aldığını düşünmüyor olsa da... Bıraktığı üniversite sebebiyle geldiği İstanbul'daki hayatının ikinci senesinde çıktığı Cihangir'deki, tek cepheli, stüdyo tipi daire kimi zaman taksi parası olmayan arkadaşları için bir sığınak, kimi zaman yurtta kalan arkadaşları için bir aşk yuvası olurdu... 



Metin, Toprak'ı The Marmara'nın altında, herkesin kendini çok özel hissettiği, fahiş fiyatlarla içtiği kahvelerin üstündeki logoyla birbirine hava gazı sattığı Starbuck's'ın önünde bekliyordu.
Toprak'ın kaportaya tokat attığını duyan Metin çocuk kilidini açtı.
-İçerideki karıları kesiyordun değil mi lan? Çakal...
-Yok ulan seni bekliyordum. 
-Külotlu çoraplara olan fetişini bilecek kadar uzun zamandır tanıyorum seni. 
-Tamam ulan kesiyordum... Off sarışına bak... Ya orospu ya da şu yaşlı göte zarf atıyor... 
-Sorayım istersen gidip...
-Neyse, yardırıyor muyuz sahile? 
-Yardır Yeniköy'e, götür beni gittiğin yere Metin!
-Bekleyin bizi kancıklar! Biz geliyoruz!
-Duyan da sahilde sikimizi sallayacağız sanır. 
-Niye, sallamayacak mıyız?
-İlişkimiz o noktaya ulaşmadı Metin... 
-Metin, yandı Metin!!! 

Dolmabahçe'yi birazcık geçince o kültleşmiş monolog döküldü Toprak'ın sigara tutan dudaklarının arasından...
-Böyle trafik mi olur ulan? Allah topunuzun belasını versin.
Metin'in Yeşilçam klasiklerinin kötü adamlarına özenircesine attığı kahkahayı duyan Toprak, camdan dışarı bakıyordu. Kahkaha devam etti...
-Ne gülüyorsun, çok mu komik? Kitlendik kaldık yine burada... 
-Toprak lan, çıldırdım bu ara iyice. Arabadan çıkıp "Yok mu beni siken?" diye bağırdığımı hayal ettim.
-Pasif eşcinsel içgüdülerin mi kabardı? "Yoksa bunu yaparsak ne olur?" diye mi düşündün?
-B şıkkı...
-Hayatının sınavlardan ve sistemden ibaret olduğunu görmek üzücü olsa da... 

Kapıyı açtı. Kaportanın üstüne çıktı ve içtiği kanserin mirası olan boru gibi sesiyle bağırdı: 
-Yok mu bizi siken...

Metin utanmış, ne yapacağını şaşırmıştı. 
Fakat eli ayağına dolaştıysa bunun sebebi trafikte sıkışmış; dışarıdan bakınca Sibirya'da, insanların etrafında sevişerek ısındığı, buz tutmuş göletlerden çıkan penis gibi görünen, trafikte sıkış tıkış yerleşmiş arabaların; Toprak'a ayıplayıcı, dalga geçen, şaşırmış bakışların sahiplerinden ve ona laf atan alkollü öğrencilerden ziyade ileriden gelen mavi üniformalardı. 

Polisle ne Metin'in, ne de Toprak'ın bir alıp veremediği olmamıştı. Ancak Türkiye şartlarında, gerek skandallar, gerek kulaktan dolma bilgiler, gerekse toplumun siyah ile beyaz arasındaki griyi görememesi sebebiyle tüm mavileri "kötü adam" kategorisine sokmuştu bireycikler. Sadece işini yapmaya çalışan dürüst polisler bile üzerlerindeki üniforma nedeniyle Amerikan filmlerinde donut yiyip kahve içen rüşvetçi "aynasızlar" olarak tanınıyordu. Diğer tarafta ise polisler düzeni sağlayıcı, görevini aksatmayan, aralarında bir tane bile çakalın bulunmadığı insanlar olarak bilinirdi. 
İnsanlar, belirli bir kutba dahil olmayı, öyle ya da böyle bir toplulukla anılmayı seviyordu ve kimse karşı tarafın düşüncelerini anlamaya çalışmazdı. Diğer kutup suyun sıvı olduğunu, hatta bir günün yirmi dört saat olduğunu bile söylese yanlıştı. Bu kutuplaşmanın altında yatan sebep ise barizdi. Yalnız kalmayı, kendine yetmeyi beceremiyordu insanoğlu. Mevcudiyetini kabul ettirmek için bir tarafta olmak, kendini oraya ait hissetmek gerekiyordu genel eziklik sebebiyle.

Polis memuru arabaya yaklaşırken, Toprak da kaportadan indi... 
-İyi akşamlar komiserim.